BİTKİLERİN GİZEMLİ DÜNYASI

Bitkilerin, ruhsal doyum sağlayan estetik titreşimlerini içgüdüsel olarak sezen insanoğlu, yaşamının en mutlu, en duygulu anlarını bir bitki örtüsü ile paylaşır. Çiçekler, doğumdan ölüme kadar çeşitli ortamlarda duygularımızı bizimle paylaşmıştır. Doğan bir bebeğin getirdiği mutluluğu, gönderilen sepet sepet çiçeklerle paylaşırız. Doğum günü, evlilik yıldönümü ve buna benzer kutlamalarda duygularımızı, yine gönderdiğimiz buketlerle ifade etmeye çalışırız. Sevgimizi ifade etmek için çiçeğin yardımını isteriz. Sevdiğimizle başbaşa bir yemek yemek istediğimizde, masanın üzerinde bir çift mumun yanısıra mutlaka çiçek bulundurmaya özen gösteririz. Hasta ziyaretine giderken genellikle çiçek götürürüz. Ve sevdiklerimizi son yolculuğuna uğurlarken yine duygularımızı ifade edebilmek için çiçeklerden yardım isteriz.

Bir odayı içinde yaşanabilir güzelliğe kavuşturabilmek için ilk yapacağımız şey, saksıda ya da vazoda bir çiçek bulundurmaktır. Günlük çalışmalarımızın stresinden bir an kurtulmak için çalışma odamızı çiçekli ya da çiçeksiz bitkilerle süsleriz. Yorucu bir günün sonunda eve gitmeden önce yolumuzu bir parktan geçirecek olursak, enerji yükleneceğimizi düşünürüz. Fırsat buldukça ağaçlık yerlerde, yemyeşil çayırlarda dolaşmayı arzu ederiz. Kısaca, duygusallığımızı en iyi şekilde ifade edebilmek için bitkilerden, çiçeklerden yardım isteriz.

Bitkiler bizim yaşam kaynağımızdır. Bitkiler olmaksızın ne soluk alabilir ne de gıdalanabiliriz. Her yaprağın alt yüzündeki milyonlarca kıpır kıpır ağız, havadaki karbon dioksidi alıp oksijen verme işine adamıştır kendisini. Hergün, toplam elli milyon kilometrekarelik yaprak yüzeyi, insanlar ve hayvanlar için gerekli oksijen ve besin üreten, fotosentez mucizesini geçekleştirmektedir.

Bu denli yararları olan bitkilerin hayatlarının incelenmesine çok eskiden beri ilgi duyuldu ve botanik, bir bilim dalı olarak önemli yer kazandı. Ancak, tüm çalışmalar, bitkilerin fizyolojik hayatları ile ilgiliydi. Onların da ruhsal bir hayatı olabileceğini, duygularını ifade edebileceğini, duygusal düşünce ve davranışlardan etkilenebileceğini incelemek kimsenin aklına gelmedi. Taa ki …..

GÜZEL BİR TESADÜF

Yıl 1960.. Amerikalı yalan makinası uzmanı Clee Backster, dünyanın her yanından gelen polislere ve görevlilere, poligraf aygıtının kullanılmasını öğretmektedir.  Aygıt iki kısımdan oluşuyor. Galvanonetre ve yazıcı…. Bir canlının, örneğin denek olarak kullanılan kişinin gövdesinden zayıf bir elektrik akımı geçirilirken, bu kişinin en küçük duygusal dalgalanmaları ve kafasından geçirdiği imgeler, galvanometre göstergesinin ya da hareket eden grafik kâğıdı üzerindeki yazıcı ucun oynamasına neden olur. Yani, düşünce ve duygu uyarısıyla insan gövdesinin elektrik geriliminde oluşan değişmeler ölçülür. Backster, yorucu  bir iş gününün sonunda odasında otururken birden aklına esti ve yalan makinasının elektrodlarını, deve tabanı dediğimiz bitkinin yaprağına bağladı. Backster’in  amacı, bitkiye su verildiğinde, suyun emilişini ve bitkinin buna herhangi bir tepki gösterip göstermeyeceğini anlamaktı. Bitkide kayda değer bir reaksiyon saptamadı. Saptayamadı çünkü suyun bitki içindeki hareketi tamamen fizyolojik bir olaydı.

İnsanda galvanometre göstergesini sıçratacak kadar güçlü bir tepki elde etmenin en etkin yolu, onun yaşamını ve mutluluğunu tehdit etmektir. Backster de bu düşünceden yola çıkarak bitkinin yapraklarından birini, o sırada elinde tuttuğu sıcak kahve fincanına sokuverdi. Aygıt yine belirgin bir tepki vermedi. Daha vahşi bir saldırı yapmaya karar verdi. Elektrodların bağlı olduğu yaprağı yakacaktı. Kafasında yakma düşüncesini canlandırmasıyla birlikte, yazıcı uçta bir hareket oldu. Backster kıpırdamamıştı. Peki ne olmuştu? Bitki aklından geçenleri mi okumuştu? Kibrit almak için odadan dışarı çıkıp geri döndüğünde, grafik üzerinde yeni ve ani bir dalgalanmanın kaydedildiğini gördü. Daha sonra yaprağı yakacakmış gibi hareket ettiğinde hiçbir tepki görmedi. Acaba bitki, gerçek ve yapmacık niyetleri de ayırd edebiliyor muydu?

Gördükleri bir tesadüf müydü yoksa gerçek miydi? Backster için yeni bir ufuk açılmıştı. Sayısız deneylerin bir başlangıcı olmuştu bu.. Önce, olayın kendi gözünden kaçmış mantıklı bir izahı olup olmadığını araştırdı. Bitkinin olağandışı bir yanı var mıydı? Ya kendisinin? Poligraf aygıtının bir kusuru olabilir miydi? Deneyleri kendi yaptı, yardımcılarına yaptırdı; ülkenin başka yerlerindeki meslektaşlarından yardım istedi. Otuza yakın bitki üzerinde deneylerini tekrarladı. Hepsi de benzer gelişmeler gösteren bu deneyler, yaşama başka bir görüş açıcından bakması gerektiğini söylüyordu.

BİTKİLER DE BAYILIR

Yaptığı çalışmalar sonrasında çok önemli sonuçlar elde etti. Birincisi, bitkilerin kendi düşüncelerini sezme yetenekleri vardı; yani duyu ötesi algılama yapabiliyorlardı. Yukarıdaki deney bunun en güzel örneğiydi.

Ayrıca, büyük bir tehlike karşısında kaldıklarında ya da kendilerine zarar verilebileceğini hissettiklerinde, insandakine çok benzer şekilde baygınlık geçiriyorlardı. Buna da şu tesadüfi olayla ulaştı. Bir gün, Kanadalı bir bayan fizyolog Backster’i ziyarete gelir. Backster misafirine deneylerinden örnekler vermeyi düşünmektedir. Birinci bitkide hiçbir cevap yoktur. İkincisinde de, üçüncüsünde de.. Backster, poligraf aygıtında bir bozukluk olabileceği düşüncesiyle aygıtı gözden geçirir. O da çalışmaktadır. Bütün bitkiler sanki kendinden geçmiş gibidir. O anda Backster’in aklına bir soru gelir. “İşiniz, herhengi bir yönüyle bitkilere zarar veriyor mu?” “Evet” diye cevap verir bayan fizyolog “üzerinde çalıştığım bitkileri öldürürüm, kuru ağırlıklarını ölçmek için bir fırında pişiririm onları.” Bitkilerin bayılma nedeni belli olmuştu. Konuğun salonu terketmesinden ancak 45 dakika sonra bitkiler kendilerine gelebilmişlerdir. Bu deneyim Backster’e, bitkilerin insanlar gibi bayılabileceklerini göstermiş oldu.

BİTKİLERİN BELLEKLERİ VAR MI?

Bitkilerin bellekleri var mıydı? Bu sorunun cevabını araştırmak amacıyla bir çalışma hazırladı. Backster’in öğrencilerinden altısı, yapılacak deney için gönüllü oldular. Bir kabın içine altı küçük kıvrılmış kâğıt konuldu. Kâğıtlardan birinde, aynı odada bulunan bitkilerden birini kökünden sökmek, ayak altına alıp çiğnemek ve bütünüyle öldürmek şeklinde bir talimat yazılıydı. Cinayet, tamamiyle gizli işlenecekti. Yani ne Backster ne de diğer öğrenciler suçlunun kim olduğunu bilmeyeceklerdi. Suçu işleyecek olan da içeri girip kâğıdı açıncaya kadar ne yapacağını bilmeyecekti. Çünkü kapıdan içeri şartlanmış olarak girerse bitkide korku sinyalleri saptanabilirdi ki bu da deneyi saptırabilirdi. Katili, yalnızca odada bulunan ikinci bitki bilecekti.

Deney tamamlandı. Backster bile halen katilin kim olduğunu bilmiyordu.  Backster odaya girdi ve sonra da teker teker deneye katılan öğrenciler içeri girdiler. Diğer beş öğrenciye hiç tepki vermeyen bitki, gerçek suçlunun her yanına yaklaşışında, yazıcının ibresini çılgın gibi oynatıyordu. Demek ki bitkilerin sadece duyguları algılamanın ötesinde, geçmişi de hatırlayan bellekleri vardı.

BİTKİ, SAHİBİNE AŞIK

Backster, bitkilerle bakıcıları arasında bir bağlılık oluştuğunu da deneyimledi Backster. Yanlarında olmadığı zaman bile, onlarla ilgili düşüncelerine cevap veriyorlardı bitkiler. Önce yan odadan giderek daha uzaktan yaptığı deneylerde, bitkilerin kendi düşüncelerine cevap verdiğini saptadı. Daha doğrusu, kişinin duygularını algılıyor ve ona paralel reaksiyon veriyordu. Örneğin kişi kızarsa, bitki bunu hemen algılıyordu. Kişinin kendisine gönderdiği sevgi mesajlarını da hemen algılıyordu. Hattâ, bir konferans gezisinde, daha önce yaptığı deneylerin slaytlarını gösterirken, kilometrelerce uzaktaki bürosunda bulunan bitkilerin tepki gösterdiklerini saptadı. Bir kez bir kişiyle bağlantı kurduktan sonra, bu kişi nerede ve kiminle olursa olsun, bu bağlantıyı koruyabiliyorlardı bitkiler.

 Ne tür bir enerji dalgasının insanın düşünce ve duygularını bir bitkiye iletebileceği konusunda bir görüşü yoktu Backster’in. Bitkiyi kurşundan yapılmış bir kabın içine, hattâ Faraday kafesi içine koyarak dış etkilerden korumaya çalıştı ama her iki perdeleme yöntemi de, bitkiyi insana bağlayan iletişim kanalını tıkamakta etkisiz kaldı.

KARİDESLERİN FERYADI

Bir başka çalışmasında Beckster, canlı minik karidesleri bir çanak içinde soğuk suyun içine koydu. Altta bir başka kapta su kaynıyordu. Hazırladığı deney ortamında bir alet, bilmedikleri bir zamanda üstteki çanağı devirip karidesleri kaynar suya dökecekti. Zamanı bilmedikleri için Backster’in duygularını bitkilerin algılama olasılığını ortadan kaldırmış olacaklardı. Deneylerin sonuçları, bitkilerin kaynar suda ölen karideslere aynı anda ve güçlü olarak tepki gösterdiklerini ortaya koydu. Deney ve sonuçları 1969 yılı sonunda Uluslararası Parapsikoloji Dergisinde yayınlandı.

Backster, araştırmalarına devam ederken bir süre sonra deneylerini poligraf yerine kardiyograf (kalp elektrosu) daha sonra da ensefalograf (beyin elektrosu) kullanmaya başladı. Çünkü bu aletler poligraftan çok daha duyarlıydılar.

Backster’in bir radyo programını dinleyerek etkisi altında kalan ve bu konuda çalışmalara başlayan bir başka araştırıcı Pierre Paul Sauvin isimli bir elektronik uzmanı olmuştur. Geliştirdiği elektronik aygıt Backster’in aygıtından 100 kat daha hassas kayıtlar yapabiliyordu. Sauvin de yaptığı çalışmalar sonucunda şunun farkına vardı: En iyi sonuçları, özel yakınlık kurduğu bitkilerden alabiliyordu.

BİTKİLER SAYI SAYIYOR

Japonya’da Yokohama yakınlarında yaşayan bir felsefe doktoru ve aynı zamanda başarılı bir elektronik mühendisi olan Dr. Ken Hashimoto, bitkiler aleminde en iyi sonuçları veren bir aygıt geliştirdi. Backster’in deneylerini okuduktan sonra, akupunktur iğneleri yardımıyla kaktüs ailesinden bir bitkiyi bir poligraf aygıtına bağladı.(Kendisi aynı zamanda Japon polisine yalan makinası konusunda danışmanlık da yapmaktaydı). Amacı, karşısına aldığı bir bitkiyle gerçek bir konuşma yapabilmekti. Kişilerin konuşmalarını yani seslerini nasıl elektronik çizgiler haline getirebiliyorsa, sistemi tersine çevirip, grafik çizgilerini de sese dönüştürebilmeyi amaçladı. Yaptığı çalışmalar başarısızdı. Ama karısı bayan Hashimoto, onun başarısızlığını bir anda başarıya çevirdi. Kendisi, bitkileri çok seven ve iyi çiçek yetiştirici olarak tanınan bir kimseydi. Bayan Hashimoto, bitkiye olan sevgisini dile getirdiğinde cevap gecikmedi. Çıkan titreşimler sese dönüştürüldüğünde, uzaktan gelen ince bir vınlamaya benziyordu. Ama hoş ve değişken ritm ve tonlarıyla daha çok bir şarkıya benziyor, zaman zaman duygulu ve neredeyse neşeli bir havaya bürünüyordu. Bayan Hashimoto bitkiyle öyle bir yakınlık kurmuştu ki, çok geçmeden bitkiye sayı saymasını ve yirmiye kadar toplama yapmasını öğretmişti. 2+2’nin kaç ettiği sorusuna kaktüsün verdiği sesli yanıtı kayıt cihazındaki grafiklere uyarladıklarında, dört belirgin tepe noktası oluşturduğunu gördüler.

CAN VEREN SEVGİ

Backster ile Sauvin deneylerine ABD’nin doğusunda devam ederken Kaliforniya’da Marcel Vogel isimli araştırma kimyageri de konu üzerine eğildi. Çalışmalarından birini, psişik yetenekleri olan arkadaşı Vivian Wiley ile birlikte yaptı. Bayan Wiley evinin bahçesindeki taşkıran çiçeğinden iki yaprak kopardı; birini yatağının yanındaki etajerin üstüne, diğerini de oturma odasına koydu. “Her sabah kalktığımda başucumdaki yaprağa bakıp onun yaşamasını diliyorum, öbürüne ise hiç ilgi göstermiyorum. Ne olacağını birlikte göreceğiz” dedi bayan Wiley. Bir ay sonra Vogel’i çağırdı ve yaprakların resmini çekmesi için fotoğraf makinasını da getirmesini istedi. Vogel gördüğüne inanamıyordu. İlgi görmeyen yaprak kararmış, buruşmuş, çürümeye başlamıştı. İlgisin hergün üzerinde yoğunlaştırdığı yaprak ise sanki yeni koparılmışcasına yaşam dolu ve yemyeşildi.

Vogel, bu çalışmadan çok etkilendi ve kendisi de üç karaağaç yaprağıyla deneyi tekrarladı. Alınan sonuç yine çok etkileyiciydi. Vogel psişik enerjinin gücüne tanık olmuştu.

Vogel, bir başka deneyinde, devetabanı bitkisinin yapraklarını galvanometreye bağladı. Bitkinin önünde duruyor, tümüyle gevşemiş olarak derin soluklar alıyor ve parmaklarını bitkiye dokunurcasına yaklaştırıyordu. Aynı zamanda da bir dosta yöneltilebilecek türden sıcak duygularını bitkiye aktarmaya çalışıyordu. Her yapışında da aygıtın yazıcı ucu titreşimler kaydediyordu. Üç beş dakika sonra Vogel’in sevgi sinyalleri bitkide hiçbir harekete neden olmuyordu; sanki onun çağırılarına karşılık olarak tüm enerjisini tüketmiş gibiydi. Vogel bu çalışmalar sonucunda düşüncelerini şöyle açıklıyordu: “Bitkiler aşırı duyarlıdır. Çevrelerine enerji verirler, insana yarar sağlayan güçler yayarlar. Kişi, kendi güç alanına akan bu enerjiyi hissedebilir. Kişinin güç alanı da, karşılıklı olarak bitkiyi besleyebilir.” Vogel, Amerikan yerlilerinin bitkilerin bu özelliğini çok iyi bildiklerini söylüyor. İhtiyaç duydukça ormana gidiyor, kollarını ki yana açıp sırtlarını çam ağaçlarına yaslayıp, kendilerini ağacın gücüyle tazelerlerdi.

Bir gün Vogel’i psikolog bir arkadaşı ziyarete geldi. Bitkilerin psişik etkilenmesini göstermek için Vogel, arkadaşından bitkiye güçlü bir duygu göndermesini istedi. Bitki, ani ve yoğun bir tepki dalgasını takiben birdenbire kabuğuna çekiliverdi. Vogel arkadaşına, aklından ne geçirdiğini sorduğunda aldığı cevap çok enteresandı: “Onu evimdeki deve tabanıyla karşılaştırdım ve benimkinin daha üstün olduğunu düşündüm.” Vogel’in devetabanı küsmüştü. Gerçekten de 15 gün süreyle bitki somurttu durdu.

 SOVYETLER BOŞ DURMUYOR

1970 yılının ekim ayında Rusya’da çıkan Pravda gazetesinde bir yazı, bitkilerin gizemli dünyasına bu ülkenin bilimadamlarının da ilgisiz kalamadıklarını gösterdi. Yazının başlığı “bitkiler konuşuyor, hattâ çığlık atıyorlar”dı. Pravda gazetesi muhabirlerinden Chertkov, Moskova Tarım Bilimleri Akademisi’nde şahit olduğu bir deneyi şöyle anlatıyordu: “Bitkilerin başlarına gelenlere boyun eğip, acılara sessizce katlanır sanıp, görünüşe aldanıyoruz. Arpa filizi kökleri sıcak suya daldırıldığında, bağırdı, ağladı… Bitkilerin sesi, ancak özel ve son derece duyarlı bir elektronik aygıtla kaydediliyordu, bu doğru. Yine de geniş kâğıt şerit üzerindeki dipsiz gözyaşı ırmağı apaçık görülüyordu. Yazıcı uç çıldırmış gibi titriyor ve arpa filizinin ölüm acısını kâğıda döküyordu. Oysa bu sırada minik bitkiye bakanların, onun neler çektiğin kestirmeleri olanaksızdı.”

Bir başka çalışmada, bitkilerin tümüyle mantıklı hareket ettiklerine değiniyordu. “Bitki, kendisine verilen suyun hepsini gövdeye indirmiyor, saatte yalnız iki dakika içiyor, ve su gereksinimini bilinçli bir şekilde düzenlemiş oluyor.”

Sovyet bilim adamı Alexander Gurvich, bitkilerin gözle görülmeyen bir ışıma yaydıklarını keşfetti. Gurvich, insanlar üzerinde yaptığı deneylerde onların da bu ışınları yaydığını, ama hastalık durumunda ışınların değişime uğradığını gördü. Hasta bir insanın, bir maya kültürünü birkaç dakika elinde tutması maya hücrelerini öldürmeye yetiyordu.

İki sovyetbilim adamı Pushkin ve Fetisov, hipnozla uyutulan kişilerin daha süptil dalgalar yayabilecekleri ve bitkilerle daha iyi anlaşacakları varsayımından yola çıkarak, Tanya adlı yardımcılarını hipnotize ettiler. Tanya’ya “dünyanın en güzel kızı” olduğunu söylediler. Bir bitkiye bağlı kayıt kalemi, kızın sevincine, aşırı tepki verdi. Sonra kıza çok üşüdüğünü söylediler, kız titrerken bitki yine güçlü bir tepki verdi.  Tanya isimli yardımcılarına, birden ona kadar bir sayıyı içinden tutmalarını istediler. Tanya sayıyı açıklamayacaktı ve her soruya “hayır” diye cevap verecekti. Araştırmacılar birden ona kadar yavaş yavaş saymaya başladılar. Her sayıdan sonra duruyorlar ve tuttuğu sayının bu olup olmadığını soruyorlardı. Tanya da her soruya kesin bir “hayır” ile cevap veriyordu. Beş sayısına gelindiğinde Tanya’nın kesin “hayır” cevabına rağmen bitkinin tepki gösterdiği gözlendi. Gerçekten de Tanya’nın tuttuğu sayı beş idi.

İŞKENCECİYİ TANIYORLAR

Bitkilerin belleği olup olmadığını araştıran Backster’in deneyinin bir benzeri de yine Rusya’da yapıldı. Şahsın birine bir sardunya çiçeği veriliyor. O da çiçeğe olabildiğince kötü davranıyor; hattâ işkence ediyor. Çimdikliyor, yapraklarını koparıyor, gövdesine, dallarına, yapraklarına iğneler batırıyor, asit damlatıyor, kibritle yakıyor ve köklerini kesiyor. Bir başka adam ise aynı sardunyaya candan bir yakınlık gösteriyor. Yaralarını sarıyor, dallarına sık sık su püskürtüyor, toprağını havalandırıyor. Bitkinin yaprağına elektrodlar bağlanıp deney başladığında, işkenceci adam bitkiye yaklaştığında kaydedici alet çılgına dönüyordu. Bitkinin korkup dehşete düştüğü apaçık ortadaydı. Elinden gelse kendini pencereden aşağı atacak ya da işkencecinin üzerine saldıracaktı. Kötü adamın odadan çıkıp iyi adamın içeri girmesinin üzerinden saniyeler geçmeden sardunya yatıştı. Dalgalanmalar söndü, çizgiler sanki bitkinin mutluluğunu gösterircesine dümdüz uzanıyordu. Bu deney de gösteriyordu ki bitkilerin belleği var ve izlenimlerini uzun süre saklayabiliyorlar.

 Sovyet bilimadamları, çalışmaları sonunda, bitkiler arasındaki dayanışmayı da ortaya çıkardılar. Sulanmış bir bitki, susuz kalmış komşusuyla bir yolunu bulup paylaşıyordu suyunu. Cam bir kaba dikilen mısır, haftalarca susuz birakılmasına rağmen ölmedi; çevresinde bulunan ve normal koşullar altında tutulan diğer mısırlar kadar sağlıklı kaldı. Sovyet botanikçilere göre, sağlıklı bitkiler bir yolunu bulup kavanozdaki tutsağa su aktarıyordu. Bunun nasıl gerçekleştiğinin cevabını  vermek ise henüz olanaksız.

BEZELYELERİN ELEKTRİK GÜCÜ

1850’lerde Hindistan’ın Kalküta şehrinde doğan ve yaptığı çalışmalarla sonradan Sir ünvanı kazanan Jagadis Chandra Bose’’in de bitkilerle yaptığı sayısız çalışma var. Bu çalışmalardan birinde, bitkisinin, tüm hareketleri durduğu anda, hayvanlardaki ölüm kasılmasını hatırlatan biçimde titrediğini gördü. Ölüm anında bitkiden büyük bir elektrik gücü fışkırmıştı. “Beşyüz bezelye beşyüz volt üretebilir” dedi Bose. Bu gerilim bir aşçıyı kül etmeye yeter. Ne var ki bezelyeler çok küçük bir olasılıkla seri bağlanırlar.

Önceleri, bitkilerin sınırsız şekilde karbondioksitten hoşlandıkları sanılmaktaydı. Bose ise, bu gazın da fazlasının bitkileri boğabileceğini, ama sonradan oksijen vermek suretiyle tekrar canlılıklarını kazanabileceklerini gösterdi. Ayrıca, insanlara benzer şekilde bitkiler de cin ve viskiyle sarhoş oluyorlar, ayyaşlar gibi sallanıyorlar, kendilerinden geçiyorlar, akşamdan kalmalığın açık belirtilerini gösteriyorlardı. Eter koklatılıp bayıltıldıktan sonra saksı değiştiren bitkiler, bu değiştirme işinden daha az etkileniyorlardı.

Bose’nin çalışmalarını izleyen bir gazeteci, bir İngiliz gazetesine şunları yazmıştı: “ Masanın üzerinde, beceriksiz bir cerrahın kestiği zavallı bir havuç yatmaktadır. İki ince tüp havucun gövdesine gömülü vaziyettedir. Sivri bir maşayla sıkıştırıldığında ürpermektedir havuç. Acısından kaynaklanan elektrik akımı, birtakım devrelerden geçerek abartılı bir şekilde karşıdaki ekrana ışık olarak düşmektedir. Böylece bilim, havuç gibi vurdumduymaz bir sebzenin bile duygularını açığa çıkarabilmektedir. Etyemez olan ve canlıların kesilip biçilmesine karşı çıkan George Bernard Shaw, Bose’nin laboratuvarındaki büyütücülerden biri aracılığıyla, haşlanan bir lahana yaprağının ölüm sırasında geçirdiği şiddetli nöbetlere tanık olduktan sonra büyük bir şaşkınlık dönemi geçirmiştir.

Bose, yaptığı birçok çalışmanın ardından, bir yazısında diyor ki: “Doğa dediğimiz büyük yapı, her birinin ayrı bir kapısı bulunan birçok bölümden oluşmaktadır. Fizikçi, kimyacı, biyolog, farklı kapılardan geçerek kendi bölümlerine girerler. Herbiri, kendi alanının öteki alanlardan herhengi biriyle bir alakası olduğunu düşünmez. Unutmamalıyız ki, bütün bu sorgulamaların gerisindeki amaç, bilginin tüm ve tam olarak edinilmesidir.”

BİTKİLERİN MÜZİK DOLU YAŞAMI

Bitkilerin gelişmesinde müziğin nasıl bir rolü olduğu da araştırıldı. Aynı şartlar sağlanmış iki seraya mısır ve soya fasulyesi ekildi. Seralardan birine küçük bir pikap yerleştirilip günde 24 saat Gershwin’in Mavi Rapsodi adlı bestesi çalındı. Müzikli seradaki tohumlar, sessiz seradakilerden daha erken filizlendiler.

Bir başka deneyde, bir grup bitkiye tekdüze ve aralıksız sekiz saat fa sesi verildi. Diğer gruba ise kesik kesik ve belli zamanlarda fa sesi verildi. Birinci gruptaki bitkiler iki hafta sonunda tamamen öldüler. Diğer grup ise halen canlılığını koruyordu.

İki öğrenci kabaklar üzerinde sekiz haftalık bir deney yaptılar. Birinci gruba rock müzik, ikincisine klasik müzik çalınıyordu. Rock müzik çalan gruptaki kabaklar, müziğin aksi istikamete kaçar gibiydiler. Klasik müzik dinleyen grup ise neredeyse hoparlörle sarmaş dolaş olacaklardı. Daha da ilginci, rock müzikle uyarılan bitkiler, klasik müzik dinleyenlere nazaran daha fazla su tüketmişlerdi.

Bir başka çalışmada, vurmalı çalgılarla çalınan müziğe bitkiler tepki gösterirken, yaylı çalgılara eğilim içindeydiler. Bir araştırmacı da klasik müzik ile doğu müziğini karşılaştırmak istedi. Sonuçta, klasik müziğe ilgi çok fazla olmuştu ama Ravi Shankar’ın sitarla çalıdığı müziğe gösterdikleri tepki bunun bile ötesindeydi. Hint müziğinin kaynağına ulaşabilmek için öylesine çabalıyorlardı ki bitkiler, neredeyse yere yatacaklardı.

GÜNEŞ IŞIĞI VE BİTKİLER

Biliyoruz ki bazı çiçekler güneş ışığıyla birlikte açar, karanlık çökerken de kapanırlar. 18. Yüzyılda Fransız Dertous bu konu üzerinde çalışmalar yaptı. Güneşin doğmasıyla birlikte çiçekleri açan iki mimozayı ışık almayan bir dolaba kapattı. Öğle vakti çiçeğin yaprakları alabildiğine açılmıştı. Ama gün batımında dolaptaki çiçekler de tekrar kapanmıştı. Bitkileri, görmeden birşeyleri sezme kabiliyetleri vardı. Ama ne olduğu bilinemiyordu. Aradan 250 yıl geçti. Florida’da bir araştırıcı, bu sefer mimozaları, yeryüzünden 200 metre derine indirdi. Karanlık dolaptakilerden farklı olarak bu mimozalar hemen kapandılar. Çevrede elektrik ampullerinin yakılması da sonucu değiştirmedi.

KİRLİAN FOTOĞRAFLARI

Moskova’lı elektrikçi ve amatör fotoğrafçı Semyon Davidovich Kirlian ve karısı Valentina, misafirlerinin getirdiği birbirinin aynı iki yaprağı alıp resimlerini çekmeye başladılar. Bir yaprak net resim verdiği halde diğerininki soluktu. Birkaç kez tekrarladılar çekimleri. Sonra utana sıkıla sonucu misafire bildirdiler. Adam sevinçle havaya sıçradı. “Bulmuşunuz, fotoğrafla kanıtlamışsınız. Yapraklardan bir sağlıklı diğeri ise sağlıksız bitkiye aitti. Sağlıklı olan gayet net görüntü vermişti. Hastalıklı olanın ise enerji alanı gücünü kaybetmişti.

Kirlian, görüntülemeyi başardığı biyolojik ışımaya, organizmanın elektriksel durumunun neden olduğunu ileri sürüyordu. İnyushin ve çalışma arkadaşları ise buna bir “bioplazma kütlesi ya da gövdesi”nin neden olduğunu ileri sürdüler. Adamenko ve arkadaşları da, bioplazmanın, insan vücudundaki yüzlerce belirli noktada yoğunlaştığını saptadılar. Bu noktalar, eski Çin akupunktur yönteminde kullanılan noktalarla çakışıyordu. Bilindiği gibi, binlerce yıl önce Çinliler, insan derisi üzerinde 700 noktanın haritasını çıkarmışlardı. Bu noktaların bir yaşam gücü ya da yaşam enerjisinin dolaşımı için gerekli yolları belirlediğine inanıyorlardı. Bu yollara batırdıkları iğnelerle de enerji akışındaki dengesizlikleri düzeltmekte ve böylelikle hastalığı tedavi etmekteydiler. Kirlian ışınlarının en yoğun biçimde parladığı noktalar, Çinlilerin belirlediği noktalara uyduğu görüldü.

1972 yılında, Kirlian Fotoğrafçılığı ve İnsan Aurası konulu bir kongre düzenlendi. Kongrede, bir yaprağa şiş batırılmasından önce ve sonra, Kirlian tekniğiyle çekilmiş ürkütücü resimler sunuldu. Yaralı yaprağın tam ortasında, kocaman kan kırmızısı renkte bir enerji havuzu görülüyordu. Oysa şiş batırılmadan önce aynı yerde parlak gök mavisi ve pembemsi renkler hakimdi.(Bilindiği gibi, bir kısmı koparılmış bir bitkinin yine Kirlian tekniğiyle çekilen resminde, kopan parçanın aurasının aynen görüntü verdiği tespit edilmişti. Şiş geçirilen yaprakta ise bir enerji değişmesi olduğu kesin. Y.A.)

Bir başka çalışmada, insanın ruhsal ya da psişik durumuyla, parmak uçlarından yayılan enerji arasında bir bağlantı olduğu görüldü. Bu değişiklik günün farklı saatlerinde bile farklılıklar gösteriyordu. Ünlü şifacı Erthel de Loach’ın parmak uçlarından alınan resimlerde, dinlenme anında koyu mavi bir ışık mevcutken, tedaviye başlayacağı sırada bu renge ek olarak kırmızı- turuncu karışımı bir parlama da yer alıyordu. Tedaviden sonra ise parlaklığın azaldığı saptandı. Şifacının ellerinden hastanın gövdesine bir enerji akışı olduğu görülüyordu.

İlk Kirlian kongresinin büyük başarısı nedeniyle 1972 şubatında bir toplantı daha yapıldı. Psikiatrist Dr. John Pierrakos, bitki, hayvan ve insanların çevresinde görülen “aura”ları ayrıntılı olarak anlattı. Çizimlerinde, hastaların çoğunun çevrelerinde üç katman görülüyordu. İlki, 1-2 mm kalınlığında, deriye çok yakın, saydam bir tabakaydı. İkinci katman daha geniş ve koyu mavi renkliydi. Önden bakıldığında gövdeyi çevreleyen yumurta biçimli bir çerçeveyi andırıyordu. Üçüncü katman ise açık mavi ışıklı bir enerji bulutuydu. “Çevresine ışıklar saçıyor” deyimini doğrularcasına, sağlıklı ve mutlu kişilerde bu katmanın genişliği bir metreyi buluyordu.

Dr. Wesley Thomas ve Dr. Pierrakos’un birlikte yaptığı şu çalışma da, yine konumuz yönünden önemli:

“Bir krizantem çiçeğinin 1 metre ötesinde bir insanın bağırmasının, aynı çiçeğin enerji alanının önemli derecede büzülmesine yol açtığını saptadık. Ayrıca, gök mavisi rengini yitiriyordu alan. Titreşimleri de üçte birine iniyordu. Bir başka çalışmamızda da, acı nedeniyle bağıran hastaların başucunda günde birkaç saat tuttuğumuz bitkilerin önce dip yapraklarının düşmeye başladığını ve üç gün içinde bu bitkilerin sararıp öldüğünü gördük. Birkaç kez denediğimiz bu çalışma her seferinde aynı sonucu verdi.”

BESİNLERİN TAZELİĞİ ve CANLILIĞI

Besinlerin tazeliğini ve canlılığını tespit edebilmek için de çalışmalar yapılmıştır. Elde edilen değerler birim olarak tartışmalı olsa bile göreceli yaklaşımlar için yine de birşeyler ifade etmiştir. Örneğin Simoneton’un yaptığı çalışmalarda tazeyken 6500 angström ölçüsü veren süt, 12 saat sonra bu değerin % 40’ını, 24 saat sonra da % 90’ını yitiriyordu. Pastörize etme işlemi ise dalgaları tamamen yok ediyordu.  Aynı şey pastörize meyve ve sebze suları için de geçerliydi.

Kurutulmuş meyvelerin ise canlılıklarını korudukları yine deneysel olarak bulundu. Eğer bunlar 24 saat suyun içinde bırakılırlarsa, neredeyse dalından yeni koparılmış gibi güçlü dalgalar yaymaya başlıyorlardı. Konserve meyvalar cansızdı ve cansız kalıyorlardı.

Çekoslavak asıllı psişik Jan Merta, elma, armut gibi meyvelerin kabukları gece boyunca suda bırakılırsa, sağlıklı titreşimlerini suya saldıkları ve bu suyun içilmesinin de beslenme açısından yararlı olduğunu ileri sürmüştür.

Simoneton, yayınladığı bir kitapta besinleri dört ana gruba ayırıyor. Birinci kümede, yaydıkları dalgalar insanın temel dalga boyu olan 6500 angströmden başlayıp daha yukarıya uzanan besinler yer alıyor. Bunların içinde meyvelerin çoğu ve bahçeden yeni toplanmış sebzeler bulunuyor. Sebzeler birkaç gün sonra güçlerinin 1/3 ini, pişirildiklerinde de diğer 1/3 ini kaybediyorlar. Simoneton, meyvelerin kızıl ötesi ve mor ötesi bantlar arasında kalan güneş ışınlarını depoladıklarını söylüyor. Olgunlaşma döneminde bu güç doruğa ulaşmakta, çürüme anında sıfıra düşmektedir. Toplanmasından çürümesine kadar 24 günlük bir süreye sahip olan muz, ancak ilk 8 gününde sağlıklı bir besindir. Sebzeler, en fazla titreşimlerini çiğ iken yayarlar ve dolayısıyla çiğ yenildiğinde sağlığa çok yararlı olurlar. Öte yandan, çiğken sadece 2.000 angströmlük bir güce sahip olan patates, haşlandığında 7.000’e, fırınlandığında 9.000’e yükselir. Aynı şey öteki yumru gövdeli bitkiler için de geçerlidir.

Yine Simoneton’a göre bezelye, fasulye ve mercimek gibi baklagiller tazeyken 7.000-8.000 düzeyindedir. Ama kurutulduklarında güçlerinin çoğunu yitirirler; ağırlaşırlar, sindirimleri güçleşir ve karaciğeri zorlarlar. Yararlı olabilmeleri için bunların da toplandıktan sonra kısa bir süre içinde yenmeleri gerekir. Buğday 8.500 angströmlük bir güç yayar. Pişirildiğinde bu güç 9.000’e çıkar. Zeytinyağı da üstün bir güce sahiptir ve son derece dayanıklıdır. 6 yıl geçtikten sonra bile halen 7.500 dolayındadır. 8.000 angström yayan tereyağı ise bunu ancak on gün sürdürebilir. 20 gün içinde en düşük seviyeye iner.

Simoneton’un besinleri dört ana gruba ayırdıklarını söylemiştik. İkinci gruba 3.000-6.500 angström arasındaki besinleri koymaktadır. Bunların arasında yumurta, fıstık yağı, şarap, haşlanmış sebzeler, kamış şekeri ve pişmiş balıklar vardır. 4.000-5.000 arasında bulunan iyi bir kırmızı şarap, kahveden, kakaodan, sert alkollü içkilerden ve hemen hiç bir güç yaymayan pastörize meyve sularından çok daha üstün bir içecektir. Taze şeker pancarında 8.000 olan güç arıtılmış pancar şekerinde 1.000’e, çayımıza attığımız şekerde ise sıfıra iner. Etlerden sadece yeni tütsülenmiş domuz eti yenilebilir besinler listesine girebilmektedir. Geri kalanlar ise sindirim idmanı dışında tümüyle değersizdir

Üçüncü grubu, 0-3000 angström arası besinlerin toplandığı, pişmiş etler, sosis, sakatat teşkil ediyor. Bu grupta ayrıca kahve, çay, çikolata, reçeller, mayalanmış peynirler ve beyaz ekmek yer almaktadır.

Sıfır değerli yiyeceklerin oluşturduğu dördüncü grupta ise margarinler, konserveler, sert içkiler, arıtılmış beyaz şeker ve ağartılmış un bulunmaktadır.

Simoneton, insanlarda yaptığı ölçümlerde, sağlığı yerinde birinin 6.500 ya da daha fazla titreşim yaydığını saptamıştır. Tütün içenlerde, alkol alanlarda ve et yiyenlerde bu değer kesinlikle düşmektedir. Hastalık anında da bu değerlerde düşme saptanmıştır.

Simoneton’un hipotezine göre, sağlıklı insanlar kendi yaydıkları 6.500 angströmden daha yüksek değerlerdeki meyve, sebzeleri, yiyecekleri yemeleri gerekir. Beyaz ekmek, ağartılmış şeker, et gibi düşük titreşimli yiyecekler, vücudun enerjisini tazeleyip artıracağı yerde, var olan enerjiyi de sömürürler. Bu düşünceden giderek, çok eski zamanlardan beri şifalı otlara, çiçeklere, köklere, ağaçlara atfedilen güçlerin, bunların kimyasal içeriklerinden dolayı değil, yaydıkları dalgalardan kaynaklandığı sonucuna varmıştır. “Yaşlılık ve ruh sağlığı” kitabının yazarı Myrna J. Lewis, Rusya’ya yaptığı bir seyahatte, Karadeniz’deki Soçi kentinde birkaç sanatoryuma götürülür. Bu sanatoryumlarda çeşitli rahatsızlıkları olan yaşlı hastalar, ilaçla tedavi yerine, seralardaki bitkilerin titreşimleriyle tedavi edilmektedir. Çiçeklerin yanına götürülen hastalar belirli bir süre burada oturtulmakta, bu çiçekleri koklamaları, sevmeleri istenmektedir.

AĞAÇLARIN AURASINDAN YARARLANABİLİR MİYİZ?

Usta Arayıcı diye ün yapan Wilhelm de Boer, parmaklarının arasında gevşekçe tuttuğu arama çubuğu ile çeşitli deneyler yapmıştır. Özellikle ağaçların ve insanların çevrelerine yaydıkları enerji alanlarını yani auralarını ölçmüştür. Büyük bir meşe ağacının enerji alanı 5-6 metreye kadar yayılmaktadır.  Ağaç küçüldükçe alan da daralıyor. Koca bir meşeden gelen enerji insanın aurasının gücünü de geçici olarak arttırmaktadır. Bunu bir deneyle de ispatlamıştır. Doktor Zaboj Harvalik’in aurası, başlangıçta 3 metreye ulaşıyordu. Büyük bir meşe ağacını iki dakika kucakladıktan sonra bu alanın genişliği iki katına çıkmıştır. Ağaçların ve özellikle meşe ağacının gövdesine bir süre sarılmak adeti, bilindiği gibi çok eskilere dayanır.

Montreal’de McGill Üniversitesinde araştırma biyokimyacısı olan Dr. Bernard Grad da şöyle bir deney yaptı. Macar asıllı şifacı Oskar Estebany’nin yarım saat elleri arasında tuttuğu su ile sulanan bitki tohumları, normal suyla sulananlara oranla daha çabuk büyüdüler.

Peki aynı yöntemle Estebany’nin dışındaki kişilerden nasıl sonuç alınabilirdi? Enstitüde çok sayıda hasta arasından depresif nevroz tepkileri gösteren 26 yaşında bir bayanla, psikoz depresyonu olan 37 yaşında bir beyi seçti Dr. Bernard Grad.. Ayrıca, psikiatrik açıdan normal olan 52 yaşında bir hastadan da yararlanacaktı. Seçilenlerin üçü de, içinde maden tuzu çözeltisi  bulunan kapalı şişeleri tuttular. Normal kişinin elinde tuttuğu su çözeltisiyle sulanan bitkiler, hem psikiatrik hastalarınkine hem de hiç işlem görmeyen, karşılaştırma bitkilerine nazaran daha hızlı büyüdüler. Psikozlu hastanın bitkisi en yavaş büyüyendi. Nevrozlu hastanın bitkisi ise, Dr. Grad’ın bakladiğinin aksine, karşılaştırma bitkilerinden biraz daha hızlı büyüyordu. Nedenine gelince…. Psikozlu hasta, kapalı şişe eline verilince hiçbir tepki göstermemişti.Oysa nevrozlu bayan, hemen nedenini sormuş, konuyu öğrenince de ilgi göstermiş ve Dr. Grad’ın ifadesiyle “daha neşeli” bir havaya girmişti. Ayrıca bayanın şişeyi, bir annenin bebeğini kucaklaması gibi sevecenlikle tuttuğunu gözlemlemişti. Önemli olan bayanın hastalığının genel gidişi değil, şişeyi tuttuğu sıradaki ruhsal durumuydu. Bazı ülkelerde mandralarda çalışan kadınların aybaşı dönemlerinde peynir yapılan bölmelere sokulmadığını, çünkü böyle zamanlarda bakteri kültürleri üzerinde olumsuz etkileri olduğuna inanıldığını hatırladı Dr. Grad.

Dr. Grad ikinci deneyde bitkileri kullandı. Ekilen arpa tohumlarının bir bölümü Estebany’nin elinde tuttuğu kaplardaki suyla sulanırken, diğerleri normal suyla sulanıyordu. Deney sonunda, Estebany’nin elinde tuttuğu kaplardan sulanan tohumlar daha iri bitkiler vermiş, diğerleri normal boyda kalmışlardı. Estebany’nin suya kimyasal madde karıştırmış olabileceği düşünülerek ikinci deneyde mühürlenmiş laboratuvar şişeleri kullanıldı, ama sonuç yine değişmedi. Dr. Grad bir başka deneyde de psikiyatrik olarak normal sayılan bir kişinin tuttuğu suyla, bir akıl hastasının tuttuğu suyun farklı sonuçlar doğurduğunu tespit etmişti. Normal kişinin tuttuğu kaptaki suyla sulanan bitkiler, akıl hastasının suladığı bitkilerden daha kaliteliydi.

PARAPSİKOLOJİ – BİTKİLER ARAŞTIRMASI
Bazı İngiliz araştırmacıları ise, toplanacaklarını ya da turşu yapılacaklarını anlayan domateslerin korkudan komaya girdiklerini kanıtlamışlardı.
Amerikalı kimyager Marcel Vogel bir karaağaçtan kopardığı üç yaprağı bir cam tabağın içine yerleştirdi. Her gün kahvaltıdan evvel bir dakika süreyle iki yaprağa bakıyor ve yaşamlarını sürdürmelerini telkin ediyordu. Üçüncü yaprağı ise sürekli ihmal ediyordu. Sonunda ilk iki yaprak yeşil kalırken üçüncüsü kurudu. Dahası, ilk iki yapraktaki ağaçtan koparılma izleri de iyileşmişti. Bu, eylem halindeki psişik enerjiydi.
Luther Burbank, telkin yoluyla dikenli kaktüslerin dikensiz hale getirilebileceğini keşfetti. Kaktüslere “Korkulacak bir şey yok, bu dikenlere ihtiyacınız yok, ben sizi koruyacağım” diyerek telkinde bulunuyordu. Burbank aynı yolla hiç çiçek açmayan bitkileri bile çiçek açar hale getirmişti.

“Bitkilerin Gizli Yaşamı” adlı kitaptan  özetlenerek alınmıştır.

Yazarlar: Peter Tompkins ve Christopher Bird

About these ads
Önceki Yazı
Yorum yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: