Aydınlanmanın yolu

 

Dünyada yaşamaya hak kazanmış insan, doğduğu andan itibaren gerçek amacına doğru bir çabaya girer. Bu amaç, yükselmek, arınmak ve üstün insan seviyesine çıkmaktır. Onu amacına götüren en emin araç da hiç şüphesiz bilgidir. Bilgi denilince elbette sadece kitaplarda okunan bilgileri anlamayacağız. Hayattan, olaylardan, canlı-cansız herşey üzerinde yapacağımız gözlemlerden ve incelemelerden elde edeceğimiz pek çok bilgileri de anlayacağız. İşin aslını düşünecek olursak, kitaplarda bahsedilen ve bilim dediğimiz bilgi de, hayatın ve olayların incelenmesiyle elde edilen sonuçlar ve hükümler değil midir? Yani tüm dünya bilgileri etrafımızda mevcuttur. Bu bilgilerin kimi kitaplara geçmiştir; kimi de olayların, maddelerin ve varlıkların içinde gizlidir. İşte insan, bu açık ve gizli bilgileri benimseme çabası içindedir. Yani, aldığı bilgilerin doğruluğuna ruhen ve vicdanen emin olduktan sonra, onu hareket ve davranışlarında bir kılavuz olarak kullanmaya çalışır; bir bilgiyi ruhen ve vicdanen (olumlu ya da olumsuz) kabullenirsek, onu tam anlamıyla benimseriz. Benimsediğimiz bilgiler ise, hareket ve davranışlarımızın kılavuzu olurlar.

Başarıyı sağlayacak olan en önemli faktör ise, bilgiyi alan kimselerin çok dikkatli olmaları, mantık ölçülerinden ayrılmamaları, eski ve yeni bilgiler arasında köprüler kurmaya çalışmaları olacaktır. Ancak, tekâmülümüze basamak teşkil eden bilgilere körü körüne ve sıkı sıkıya sarılmamak gerektiğinin idraki içinde olmalıyız. Aksi halde, aydınlanmaya giden yolumuzu karartmış oluruz. Çünkü basamaklar, yukarılara tırmanabilmek için sadece ara duraktır, durup beklenecek yerler değildir.

“Bilgi herşeydir, herşeydedir, herşeydendir.”  Birkaç kelimeden ibaret olan bu ifade, bilginin sınırsızlığını, önemini ve yüceliğini göstermesi bakımından önemlidir. Bilgi herşeydir; çünkü herşey Yüce Yaratan’ın, düşünemeyeceğimiz yücelikteki bilgisinden varolmuştur. Bilgi herşeydedir; çünkü Yüce Yaratan, maddenin en küçük zerresine sevgisinden vermiştir. Böylece, düşünebileceğimiz herşeyin içinde O’nun sevgisinden, bilgisinden vardır. Bilgi herşeydendir; çünkü mevcut olan herşeyde, bilmediğimiz fakat hakettiğimiz oranda alacağımız, elde edeceğimiz bilgiler gizlidir.

Bilgi sonsuzdur, çünkü Yaratan’ın bilgisi herşeyi, her tarafı kuşatmıştır. Ne kadar bilirsek bilelim, yine de bilinecek birşeyler daima vardır.

Bilmek, ne kadar çok bilgiye sahip olduğunun ölçüsü; bilgelik ise ne kadar uyguladığındır.

Bilgi Edinme Yolları :

Çeşitli bilgi edinme yolları vardır; bu yolları da çeşitli şekillerde tasnif edebiliriz:

1-Okuyarak

2-Dinleyerek

3-Deneyerek, gözlemleyerek

4-Düşünerek

Aslında ilk üç yoldan elde edilen bilgilerin benimsenmesi, onlar üzerinde düşünerek, arada bağlar kurarak olur. Bilgiler üzerinde tekrar tekrar düşünmek, onların doğruluğunu çeşitli yönlerden görmek ve ruha benimsetmek imkânı da sağlar. Ruha benimsetilen bilgiler ise davranışlarımıza yansır; onlara uygun davranmaya başlarız.

Yukarıda saydığımız bilgi edinme yollarından herbiri ayrı ayrı tek başına yeterli olmaz. Sadece okumak, sadece dinlemek, bilgi edinme yöntemi olarak başarılı olsa bile, yeterli olmaz. Bir örnek verelim:

Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme Bölümü Başkanı Prof. Muhan Soysal, ilginç bir deney yapar. Bir gün derse girdiğinde öğrencilerine “Size bu derste ve bunu izleyen iki ders boyunca TANGO’yu anlatacağım. Çok dikkatli dinleyin ve not tutun” der. Önce tangonun tarihçesinden bahseder, sonra müziğin ritmine geçer, daha sonra da tango figürlerini öğretir. Adımların nasıl atılacağını şekillerle izah eder. Bir kavalyenin damı(bayanı) nasıl dansa davet edeceğini, elini belinde nereye koyacağını ve daha birçok bilgiyi en küçük ayrıntısına kadar anlatarak not ettirir. Üçüncü haftanın sonunda da, ertesi ders tango konusunda sınav yapacağını bildirir. Prof. Soysal, sınav sonuçlarını şöyle değerlendirir: “Sınıfın başarı ortalaması % 93 oldu. Çocuklar öylesine dikkatli not tutmuşlar ve yazdıklarını öylesine ezberlemişler ki en küçük bir detayı dahi en güzel şekilde cevaplanıdırdılar.”

Sınav sonuçlarının açıklandığı gün, öğrencilerine bir de güzel sürpriz hazırlar Muhan Hoca. Bütün öğrencileri, fakülte kafeteryasında toplar. Daha önce herşeyi düzenlemiştir. Duvar diplerine sandalyeler sıralıdır, orta yer dans pisti olarak boş bırakılmıştır. Öğrencilerin bilmediği, sadece Muhan Hoca’nın düzenlediği bir şey de şudur: Salonun birkaç yerine kameralar konmuştur. Öğrenciler etrafı merakla izlerken Prof  Soysal şöyle konuşur: “Şimdi herkes tangp yapacak, öğrendiklerini uygulayacak. İşte müzik, piste buyurun.” Der ve müziğin düğmesine basar. Erkek öğrenciler bayanlara yaklaşıp önlerinde reverans yaparar onları dansa kaldırırlar. Ve hep birlikte müziğin ritmine ayak uydurup iki saat boyunca tango yapılırken, çevredeki kameralar da onların tüm hareketlerini kaydeder.

Prof. Soysal, kamera kayıtlarını günlerce inceledikten sonra, bu uygulamalı sınavın sonuçlarını da şöyle açıklar: “Korktuğum başıma geldi. Uygulamalı sınavda başarı oranı % 33’e düştü. Öğrencilerin çoğu,  yazılıda bildiklerini uygulamaya gelince, davranışlarına indiremediler.”

Prof. Soysal haklı. Bir atasözü vardır, “Sadece bakmakla öğrenilebilse, tüm kediler kasap olurdu” derler. Aslında herkes, sadece okuyarak, dinleyerek değil, deneyerek, yaşayarak öğreniyoruz. Demek ki teori pratikle pekişip kaynaşmalı, bilgi eyleme dönüşmelidir. Çünkü bilgi bir kudrettir. Bilgi sayesinde insan, olayları sadece anlamak ve yorumlamakla kalmaz, onları etkileme ve değiştirme gücünü de kazanır.

Bir de fıkramız var:

Okumayı çok seven biri, felsefe ile ilgili bütün kitapları okuyup iyi bir felsefeci olmuş. Matematikle ilgili bütün kitapları okuyup iyi bir matematikçi olmuş. Yüzme ile ilgili bütün kitapları okumuş ve ….. boğulmuş.

Bilgi, Besin Gibidir:

Bilgi, aynen aldığımız besinler gibidir. İlk aşamada alınır, ikinci aşamada sindirilir, üçüncüsünde de gerekli yerlerde kullanılır.

Birinci aşamada bilgi sadece alınır. Kitap okunur, radyo dinlenir, TV seyredilir, çevre gözlenir, olaylar yaşanır vs.

İkinci aşamada, almış olduğumuz bilgi üzerinde düşünür, onu berrak olarak kavramaya  çalışır, inceler, gönlümüzde hissetmeye çalışırız.

Üçüncü aşamada ise şunları çözümlemeye sıra gelmiştir: Bundan ne gibi yarar sağlanır? Bunu pratik olarak yaşamda nasıl uygulayabilirim? Bana ve başkalarına bunun ne gibi hayrı olur?

Bilmek ve Yapabilmek :

Bilgi, eğer insanın iyi işler yapabilmesi kudretine vasıta olursa, o zaman hem o bilginin sahibi, hem de etrafındakiler bu bilgiden yararlanır. Aksi halde yalnız bilginin çoğalması, sıcaklığı asla dışarı sızmayan ve kimseyi ısıtmayan kapalı bir odadaki ateşin hararetinin gittikçe artmasına benzer. O, gün geçtikçe bulunduğu yeri rahatsız eden ve belki de yakıp kavuran bir ağırlık, nimeti yok-külfeti çok bir üzüntü kaynağı olur. Şu halde insan, bilgisinin derecesiyle değil, yapabilme kudretiyle öğünebilir.

Bilginin yapabilme kudretine açılan kapısının tek anahtarı, görgü ve tecrübedir. Görgüsüz ve tecrübesizce elde edilen bilgi, insanın yapıcı vasıfta bir varlık haline gelebilmesine yararlı bir değer olamaz. İşte bu nedenledir ki insanoğlu, sadece bilgi edinmek için değil,  görgü ve tecrübe imkânlarından yararlanmak için dünyaya gelir ve dünyada yaşar. Çünkü, buradaki hayat baştan başa birer görgü ve tecrübe sahasıdır. Bu suretle insanlar, esasen öz varlıklarında mevcut bulunan ve yaşadıkça gelişen bilgilerini hem kendilerine hem de diğer varlıklara faydalı birer nur kaynağı haline getirmiş olurlar.

Öğrenmek ve Öğretmek :

Bilmeyen, bilmediğinden değil, öğrenmek için gayret göstermediğinden sorumludur. Doğduğumuz andan öleceğimiz ana kadar öğrenmek ihtiyacındayız. “Ben öğreneceğim kadar öğrendim, artık bundan öte birşey öğrenmeye ihtiyacım yok” diyen kişi, hayatın ilk dersini henüz öğrenmemiş kişidir. Herkes için her zaman öğrenilecek ve öğrenilmesi gerekli çok şey vardır:

Ünlü düşünür, yazar ve şair Emerson, bir keresinde dinlenmek için oğlu ile birlikte bir köye gider. Tüm gün kırlarda gezinir, doğa ile başbaşa kalıp zihnini boşaltmaya ve yeni güçler kazanmaya çalışır. Bu arada zevk için de köylülere yardım etmektedir. Bir akşam üstü oğlu ile birlikte, bir ineği ahıra sokmaya çalışırlar, ama ne yaptılarsa başaramazlar. Önden çekerler, arkadan iterler, ama inek sanki yerine çakılmıştır. Dünya çapında ünlü filozof Emerson, bu basit işi başaramamıştır. Canı sıkılmış şekilde bir çözüm arayışı içindeyken, bir hizmetçi kız durumu farkeder, koşarak gelir ve parmağını, sanki emzirir gibi ineğin ağzına sokar ve hayvancağızı kolaylıkla çekip ahıra sokar.

Öğreneceğiz, bileceğiz, daha çok şeyleri bileceğiz ve daha büyük kudretlerle bezeneceğiz. Çünkü, bilen ve bildiğini benimseyip tatbik eden, bildiği, benimsediği ve tatbik ettiği oranda güçlüdür. Gücümüz, benimsediğimiz gerçekler oranında artar.

Bilge İnsan :

Bilen ve gerçekleri benimseyen, bildiklerini öğretmek ve yaptıklarını göstermek zorundadır. Bildikleriyle öğünmek ve gururlanmak ne derece kötüyse, kendisini üstün görüp başkalarını hakir görmek ne derece çirkinse, bildiklerini öğretmemek ve bildikleriyle başkalarına örnek olmamak da o derece hatalıdır. Herkes birbirine birşeyler verecek, birbirinden birşeyler alacak; İlahi Düzen böyle kurulmuştur. Gerçek bilge kişi, bildiklerini öğretirken en küçük bir insandan, hatta en basit bir canlıdan veya cansızdan bile birçok bilgiler alabileceğini bilen kişidir. Bu nedenle, gerçek bilge kişi her zaman gözünü ve kulağını açar, her zaman öğrencilik özelliğini kaybetmeden yaşamakta devam eder. Bilir ki verdikçe alınır. 

İnsan, bilgi basamaklarını sevgi desteğiyle çıkarsa, âlemlerin Yaratıcısı’nı ve Varedeni’ni bulmakta gecikmez. Daha sonra O’nun düzenindeki incelikleri ve yücelikleri görür, hayran olur ve kendisini düzenin bir parçası olarak görmeye başlar. Kendine bunca imkânı Veren’e ve O’nun yüce düzenine borçlu olduğunu düşünmeye başlar. Ve borcunu ödemenin yollarını araştırmaya yönelir; insan kardeşlerine iyi yaptıklarıyla ve iyi verdikleriyle ödeyebileceği idrakine varır.

İyi vermek ve iyi yapmak nasıl olacak? Şüphesiz bilgi ve sevgiyle… O’nun düzeni nasıl incelikle ve herşeyi en ince noktasına kadar hesap ederek işliyorsa, hayırlı insanların her adımı da planlı, düşünceli olacaktır. Böylesine titizlikle kendini hizmete adamış kişi, gerçek bilge kişi olacaktır. Demek ki gerçek bilge, sadece bilgili değildir. Anlam dolu, hikmetli sözler söylemekle de yetinmez. Yerli yersiz iyilik yapmaya, doğru olmaya, sevgi dağıtmaya da yönelmez. Onun her hareketinde, karşısındakine faydalı olma gayesi vardır. İnsanlara doğru yolu göstermeye, onları belalardan korumaya çalışır. Özetle diyebiliriz ki, gerçek bilge kişi, bilgili, sevgi dolu, sabırlı, dikkatli, titiz kimsedir.

Gerçek bilgelik, Yaratan’ın kurduğu düzeni görüp, tanıyıp, iyice öğrendikten sonra o düzene uymakla olur. Sevgi ve bilginin kaynağı, biz Sevgisinden Vareden ise, O’ndan daha çok bilgi ve sevgi alabilmemiz için O’na sevgi dolu, O’nu sayan, O’na teslim olan ve emirlerine tam olarak uyan olmamız gerekir. Nasıl insanlara sevgi verdikçe sevgi topluyorsak, bilgi dağıttıkça yeni bilgilerin kapısını açıyorsak, aynı şekilde Yaratan’a sevgimizi sundukça, O’nu ve düzeni tanımaya çalıştıkça, daha büyük bilgi ve sevgiyle dolarız. Bizim gönlümüzü bizden iyi bilen ve gören Yüce Yaratan, kendisine sunduğumuz içten sevgileri, saygıları görür de bizi sevgisinden uzak tutar mı? O’nun kullarına hizmet etmeye kararlı olduğumuzu bilir de, bizi sevgisiyle güçlendirmez mi?

Bilge insan, bildiklerini öğretmek zorundadır dedik. Ancak bir noktayı hiç unutmamalıyız ki, bilgilerimizi, öğrendiklerimizi, onun kıymetini bilmeyenlere vermeyelim. Eğer mutlaka vermek istiyorsak, önce vereceklerimizin kıymetini, önemini tanıtalım, sonra verelim. Bir önemli husus da şudur ki, bilgi, yanlış zamanda, yanlış yerde ya da yanlış kişiye verildiği zaman, o bilgiyi kullanan kişi, akıllı bir kimseden daha çok bir budala gibi görünür.

Vaktiyle bir şeyh, yıllarca yanında yetiştirdiği müridini imtihan etmek ister. Onun eline çok iri bir pırlanta taş verip “Oğlum” der “bu taşı al, önüne gelen esnafa göster, kaç para vereceklerini sor, en sonunda da kuyumcuya göster. Kaç para verirlerse versinler hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve neler dediklerini öğren, gel bana bildir.” Mürid pırlantayı alır ve hemen çarşıya yollanır. Önce bir bakkal dükkanına girer, “Buna kaç para verirsiniz” der. Bakkal pırlantayı eline alır, evirir, çevirir, ne işe yarayabileceğini düşünür ve sonunda “Bu boncuk benim oğlanın hoşuna gider, onunla oynar sanırım. Sana bir lira veririm” der. Mürid teşekkür ederek dışarı çıkar ve biraz ilerideki manifaturacıya girer. O da taşı elinde evirir çevirir ve der ki: “Bu boncuk, hanımıma yaptırmayı düşündüğüm kaftanın üzerinde güzel duracaktır. Sana üç lira veririm.” Mürid ona da teşekkür edip dışarı çıkar ve semerciye gider. Semerci de taşı evirip çevirir ve der ki: “Bu taş, benim yaptığım semer üzerinde güzel bir süs olur. Sana beş lira veririm.” Mürid ona da teşekkür edip dışarı çıkar. Son olarak da şeyhinin tavsiyesine uyarak kuyumcuya gider. Kuyumcu, daha mücevheri görünce yerinden fırlar ve “Bu kadar büyük bir pırlantayı nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen sorar: “Kaç para istiyorsun?” Mürid ise karşılık olarak “Siz ne veriyorsunuz?” der. Kuyumcu “Ne istersen veririm” diye cevap verir. Mürid, taşın satılık olmadığını söyleyince kuyumcu yalvarmaya başlar: “Ne olursun bunu bana sat. Bu dükkanı, içindeki bütün mücevheratı, hatta evimi vereyim.” Mürid, bu değerli taşın kendisine emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, sadece fiyatını öğrenmek istediği için geldiğini anlatıncaya kadar bir hayli ter döker.

Şeyhin yanına dönen mürid, başından geçenleri büyük bir şaşkınlık içinde ona anlatır. Şeyh sorar: “Bütün bunlardan ne sonuç çıkardın?” Müridin verdiği cevap çok doğrudur: “Bir şey, ancak değerini bilenin yanında kıymet ifade eder.” Şeyh ilave eder: “İşte oğlum, sen de sana verdiklerimi, öğrettiklerimi, onun kıymetini bilenlere ver. Kıymet bilmeyenlerin elinde heba olmalarına izin verme. Eğer bir kimseye mutlaka vermek istiyorsan, önce vereceklerinin ne kadar kıymetli olduğunu göster, onlara saygılı olmalarını öğret, sonra ver.” Şeyh, bir şeyle birçok şeyi birarada vermeyi çok iyi bildiğinden, müridini sorgulamaya devam eder: “Bugün, başından geçenleri ve sözlerimi iyice düşünüp daha başka sonuçlar da çıkardın mı?” “Elbette şeyhim. Bizler, elimizdeki bazı değerlerin hiç farkında değiliz. Örneğin, sağlık içinde geçen her bir anımız bizler için ne büyük bir nimet, ne büyük bir lütuf! Rahat rahat aldığımız nefes bile bize Yüce Yaratan’ın bir lûtfudur. Bunun kıymetini, nefes darlığı çeken ya da astım krizi geçiren biri çok daha iyi bilir. Başımızı yastığa koyar koymaz uyumanın ne büyük bir lûtuf olduğunu, uykusuzluk çekip, sıkıntı içinde sabahı sabah edenler çok daha iyi bilir. Sağlıklı bir bedene sahip olup, rahatça yemek, rahatça gezmek, gülmek, düşünmek, okumak, dinlemek ne büyük bir nimettir. Bütün bu nimetlerin  farkında olan birinin, yüzünü yerden, alnını secdeden kaldırmadan, bizleri sevgisinden varetmiş olan Yüce Yaratan’a her an şükretmesi gerekir.”

“Şeyhim, bugünkü olaylardan ben bir sonuç daha çıkardım. Her an bilgimizi arttırmak çabası içinde olmalıyız. Pırlantanın değerini sadece kuyumcu değil, bakkal da, manifaturacı da, semerci de bilmeliydi. Ben bakkalım, ben manifaturacıyım, ben semerciyim, bana bundan fazlasına ne gerek var diye düşünmemeleri, bilgilerini daima arttırmaları gerekir. Yüce Yaratan’ın bizler için yarattığı her çeşit nimetin kıymetini bilmezsek, onları hem kendimiz hem de başkaları için yararlı hale getirmezsek, sonuçta kaybeden yine biz oluruz. Kısaca, her zaman, her yerde ve her şartta bilgimizi arttırmak için çaba göstermeliyiz.”

Özetleyecek olursak, bilgisini arttırmayan, zekâsını kullanmayan, çevresinin kendine sağladığı imkânlardan ve yardımlardan yararlanarak tekâmül etmeyen, arınmayan insan, değer bilmiyor demektir. Elimizdekilerin değerini bilmek, en büyük şükürdür. İkinci olarak da, bu imkânlardan başkalarını yararlandırmak gelir. Onların da çevrelerindekilerin değerini bilip, anlayıp yararlanmalarını sağlarsak, çok hayırlı şeyler yapmış oluruz. Yüce Yaratan’ın emirlerine de en iyi şekilde uyarak kulluk görevimizi bir nebze olsun yerine getiririz.

Akıl ve Mantık :

Allah insana akıl vermiş, akılla bulabileceği bilgileri de maddeler ve olaylar içine gizlemiş; insanın kendi gayretiyle bilgilerini arttırmasını dilemiş, bilgileri buldukça, bilmeceleri çözdükçe, mutlu olarak gelişeceğini, daha derindeki bilgilere doğru el uzatacağını hesap etmiş. Dilemiş ki tekamül yolu, kulları için, heyecanlı, güzel, duygu dolu olsun. Bir buluştan diğerine atlaya atlaya bütün gizliliklere vâkıf olsun. Öğrenen, bilen, bulan olsun ama duran olmasın.

Akıl ve mantığımız, en kıymetli rehberimizdir. Onları, her bilgiyi tartmakta, her olayı ve her tecrübeyi değerlendirmekte mutlaka kullanmalıyız. Bir bilginin doğruluğunu, önce akıl ve mantığa uygunluğu ile, sonra bilimde benzeri varsa ona uygunluğu ile, en doğru yaşam yollarını göstermesiyle ve olayları en doğru ve en iyi şekilde açıklamasıyla anlayabiliriz. Bir bilginin üstünlüğü ise, öncekilerden daha geniş kapsamlı oluşu ile, birçok yenilikleri getirmesiyle, insana hız verişi ve geniş düşünce ufukları açsıyla anlayabiliriz.

Akıl, bilgi ve tecrübelerle gelişir. Bilgiler, aklın yapı taşı değildir, yani akıl bilgilerden oluşmamıştır, ama aklı geliştiren, yeteneklerini açan birer anahtardır bilgiler. Akılda birçok yetenekler ve güçler vardır, fakat onların kapıları kapalı olduğu için biz onları kullanamıyoruz. O kapıları bize açacak olan, edindiğimiz bilgi ve tecrübelerimizdir.

Bilgiyi, gürül gürül akan bir ırmağa benzetebiliriz. İsteyen istediği kadar bu sudan alabilir; kimi fincanla, kimi bardakla, kimi de kova kova.

 

PARAMAHANSA YOGANANDA

PARAMAHANSA  YOGANANDA

Paramahansa Yogananda, 5 Ocak 1893’de kuzeydoğu Hindistan’da doğdu. Adı Mukunda Lal Ghoş idi. Ruhsal ilerleme için  manastıra ait Swami topluluğuna girince 1914’de adı Yogananda olarak değiştirildi. Ek olarak, 1935 yılında gurusu Sri Yukteswar, ona, dini bir unvan olan Paramahansa’yı verdi. Dünya çapında ünlü bir yogi olup, kurmuş olduğu Self-Realization Merkezleri dünyanın birçok ülkesinde faaliyet göstermektedir.

—————————————————————–

Dış evrende yürürlükte olan ve bilim adamlarınca keşfedilebilen prensiplere “doğa yasaları” denir. Fakat gizli ruhsal planları ve bilincin iç dünyalarını yöneten daha süptil yasalar vardır; bu prensipler, yoga bilimi sayesinde öğrenilir. Maddenin gerçek doğasını, fizikçi değil, Öz’ünü idrak edebilmiş usta kavrayabilir. (s.120)

—————————————————————–

İnsan zihni, Tanrı’nın her şeye kadir bilincinin bir kıvılcımıdır. (s.119)

——————————————————————-

Bilgilik en büyük arınıdırıcıdır. (sayfa 121)

———————————————————————-

Beden, güvenilmez bir arkadaştır. Ona hakkı olduğu kadarını verin, fazlasını değil. (s.123)

————————————————————————

(Mukunda, yani yogananda, himalayalara gidip bir an önce ruhsallığa erişmek istemektedir. Hocası ise her ikisini de aşırıya kaçmadan gerçekleştirmesi gerektiğini şu sözlerle belirtiyor:                                Vecid ile sarhoş olmamalısın. Dünyada yapacağın daha çok iş var. Ruh, evrensel yaradılışın enginliklerine yayılırken, beden de günlük görevlerini yerine getirmelidir. (sayfa 149)

——————————————————————–

“Bilmek istiyorum efendim, Tanrı’yı ne zaman bulacağım?”

“Onu zaten buldun!..”

“ Oh, hayır efendim, ben öyle düşünmüyorum.”

“Eminim, evrenin antiseptik bir köşesindeki bir tahtı süsleyen, muhterem bir kişilik bekliyordun. Buna karşılık, görüyorum ki, Tanrı’yı bulmuş olmanın kanıtının, kişinin doğaüstü güçler elde etmesi olduğunu zannediyorsun. Hayır!.. İnsan bütün evreni kontrol edebilecek gücü kazanabilse bile, yine de Tanrı’nın erişilmez olduğunu görür. Ruhsal gelişme, kişinin dışa dönük güç gösterileriyle değil, meditasyonlarındaki mutluluğunun derinliği ile ölçülür. (s.152)

——————————————————————

Dışa dönük arzular, bizi içteki Cennetten uzaklaştırır; bu özlemler kişiye, ruhun mutluluğunu sadece taklit eden, sahte zevkler sunar. Zihin, duyusal engellerden Kriya Yoga sayesinde arındırıldıktan sonra meditasyon, Tanrı hakkında iki yönlü bir kanıt sağlar. Sonsuza dek taze olan mutluluk, bizi atomlarımıza kadar ikna ederek Tanrı’nın varlığını ortaya koyar. Aynı zamanda kişi, meditasyonda, O’nun hemen beliren rehberliğini ve her zorluk karşısında verdiği uygun cevabı da bulur. Sadece Tarı kusursuz öğütler verebilir; evrenin yükünü O’ndan başka kim taşıyabilir ki? (s.153)

——————————————————————–

Gurum, bir radyo gibi alıcı-verici yönleri mükemmel olan bir insandı. Düşünceler, esîrde hareket halinde olan süptil titreşimlerden başka bir şey değildir. Nasıl ki doğru bir şekilde ayarlanmış bir radyo, her yönden gelen binlerce diğer program arasından,istenilen bir müzik parçasını yakalayabiliyorsa, Sri Yukteswar da aynı şekilde, dünyadaki yayın yapan insanların sayısız düşünceleri arasından, belirli ve uygun bir düşünceye karşı hassas bir alıcı özelliğe sahipti. (s.157) (Guru: sanskritçede karanlığı dağıtan demek)(1939 yılında icad edilen bir radyo mikroskop, o güne kadar bilinmeyen yeni bir ışınlar dünyasını ortaya çıkarmıştır. Hareketsiz olduğu düşünülen maddelerin her çeşidi gibi, insanın kendisi de bu aletin gördüğü ışınları yayımlamaktadır diye yazmıştı Associated Press… Telepatiye, durugörüye inananlar, bu bildiriyle, gerçekten bir kişiden bir diğerine giden görünmez ışınlar üzerinde ilk bilimsel kanıta sahip oldular. Uzun seneler boyunca insanlardan ve tüm canlılardan yayılan ışınların varlığı, bilim adamları tarafından şüpheyle karşılanmıştı. Bugün bu ışınların varlığının kanıtı elimizdedir. Bu keşif göstermektedir ki, doğadaki her bir atom ve her bir molekül, kesintisiz bir radyo istasyonudur. Böylece, ölümden sonra bile, daha önce bir insan olan madde, karmaşık ışınlarını göndermeye devam eder. Bu ışınların dalga boyları, bugünkü yayınlarda kullanılanlardan daha kısa dalga boyları ile, en uzun radyo dalgalarına kadar uzanmaktadır. Bu dalgalar hemen hemen kavranılamayacak kadar karmaşıktır. Bunlardan milyonlarcası mevcuttur. Çok geniş olan bir tek molekül bile, aynı anda 1.000.000 değişik dalga boyu yayımlayabilmektedir. Bu cinsten olan daha uzun dalga boyları, radyo dalgaları kadar kolay ve hızlı bir şekilde hareket etmektedir. Yeni radyo ışınlarıyla, ışık gibi alışık olduğumuz ışınlar arasında hayret verici bir fark vardır. O da, bu radyo dalgalarının, durağan maddelerden,binlerce yıla kadar varan uzun bir süre yayılmaya devam edeceğidir.)

———————————————————————-

Sükûnette olamamanın bozucu etkilerinden veya parazitlerinden arındırılmış insan zihni, karmaşık radyo mekanizmalarının bütün fonksiyonlarını gerçekleştirme gücüne sahiptir: Düşünceleri hem gönderebilmek, hem alabilmek, hem de istenmeyenleri eleyebilmek… Bir radyo yayın istasyonunun gücünün, kullanavildiği elektriksel akımın miktarıyla ilgili olması gibi, bir insan-radyonun etkinliği de, her insanda var olan irade gücünün derecesine bağlıdır.

Bütün düşünceler sonsuza dek evrende titreşmektedir. Bir usta, derin konsantrasyonla, canlı veya ölmüş herhangi bir insanın düşüncelerini keşfedebilir. Düşünceler bireysel değil, evrensel kaynaklıdır; bir gerçek yaratılamaz, fakat sadece algılanabilir. İnsanın herhangi bir hatalı düşüncesi, kendi muhakemesindeki büyük veya küçük bir eksikliğin sonucudur. Yoga biliminin amacı, zihini, İç Sesin hatasız öğütlerini bozulmadan duyabileceği kadar sakinleştirmektir.

Her ne kadar egosu tarafından en barbarca yollarla köleleştirilmeye çalışılmaktaysa da, insan, uzaydaki bir noktada sınırlanmış bir beden değil, esas olarak her yerde hazır ve nazır olan ruhtur. (s.157)

———————————————–

Tanrı herkese cevap verir ve herkesi önemser. O, küçük bir zümreyi değil, kendisine güvenerek yaklaşan herkesi dinler. (s.159)

————————————————–

Sankirtanlar (müzikli toplantılar), özdeki düşüncenin ve sesin özümsenmesi için yoğun bir konsantrasyon gerektiren etkili bir yoga veya ruhsal disiplin şeklidir. İnsanın kendisi, Yaratıcı Ses’in bir ifadesi olduğundan, ses onun üzerinde hemen güçlü bir etki yaratır. Dini müzikler insana neşe verir; çünkü omurgada bulunan gizli merkezlerden birinin, geçici olarak titreşimsel açıdan uyanmasını sağlar. Bu mutluluk dolu anlarda kişinin zihninde, tanrısal kaynağını çağrıştıran puslu hatıralar canlanır. (s.162) (Beyin ve omurgada bulunan serebrospinal gizli merkezlerin (çakraların, astral lotusların) uyanması, yoginin kutsal amacıdır. Batılı yorumcular, Yeni Ahit’deki Vahiy bölümünün, Haz. İsa tarafından Yuhanna’ya ve diğer yakın müritlerine öğretilmiş bir yoga bilminin sembolik açıklaması olduğunu anlamamışlardır. Yuhanna, “yedi yıldızın ve yedi kilisenin sırrı”ndan bahsetmektedir. Bu simgeler, yoga incelemelerinde serebrospinal eksendeki yedi “küçük kapı” olarak tanımlanan, yedi ışık nilüferini belirtmektedir. Yogi, bilimsel meditasyonla, tanrısal bir şeikilde planlanmış olanbu “çıkış”lar sayesinde, bedensel hapishanesinden kaçar ve gerçekte Ruh ile bir olan özdeki haline kavuşur.

Yedinci merkez, beyindeki “bin yapraklı lotus”, Sonsuz Şuurluluğun tahtıdır. Yoginin, tanrısal aydınlanma halinde Brahma’yı veya Yaratan’ı, “Lotusdan Doğan Bir” şeklinde algıladığı söylenir.

Lotus oturuşunun adı da, bu geleneksel pozisyonda, yoginin, serebrospinal merkezlerin çok renkli lotuslarını görebilemsinden gelmiştir. Her lotusun karakteristik bir taç yaprak veya pranadan oluşmuş ışın sayısı vardır. Bunlar çakralar veya çarklar oplarak da bilinir.

Lotus oturuşu omurgayı dik tutar ve bedeni, trans durumunda öne veya arkaya doğru düşme tehlikesine karşı, emniyetli bir şekilde kilitler. Dolaysıyle yogi tarafından en fazla tercih edilen meditasyon oturuşudur. S.164)

———————————————————————-

İnsana has tüm belâlar, evrensel yasanın şu veya bu şekilde çiğnenmesinden kaynaklanır. Kutsal metinler, insanın, her şeye muktedir olan tanrısal gücü göz ardı etmeksizin, doğanın yasalarına uyumluluk göstermesi gerektiğini belirtir. İnsan şöyle demelidir: “Tanrım, Sana güveniyorum ve bana yardım edeceğini biliyorum. Fakat ben de yeptığım yanlışları geri almak için var gücümle çalışacağım.” (s.168)

—————————————————————-

Elektrik ve manyetik radyasyonlar, evrende durmadan dönüp dolaşmaktadır; bunlar insan bedenini iyi ve kötü yönde etkiler. Bilgeler, saf metallerin, gezegenlerin negatif çekimlerinin aksine bir etki yapan güçlü bir astral ışık yaydığını keşfetmişlerdir. Bazı bitki karışımlarının da bu konuda faydalı olduğu bulunmuştur. Bunların en etkilisi ise, iki karatan küçük olmayan, kusursuz kıymetli taşlardır. Temiz ve saf kıymetli taşların, metallerin ve bitkilerle hazırlanan ilaçların, gerekli ağırlıkta olmadıkça ve doğrudan deriye temas edecek şekilde takılmadıkça hiçbir değeri olmadığı, az bilinen bir gerçektir. Genelde altın, gümüş ve bakırdan yapılmış bir kolluğun kullanılmasını öneririm. (s.169) (İnciler ve diğer kıymetli taşlar, ayrıca metaller ve bitkiler, doğrudan derinin üzerine uygulandıklarında, fiziksel hücreler üzerinde elektromanyetik bir etki yaratırlar. İnsan bedeni, aynı zamanda bitki, metal ve kıymetli taşlarda da olan karbon ve değişik metalik elementler içerir. Rişilerin (bilgeler) bu alandaki keşifleri, kuşkusuz bir gün fizyologlar tarafından da onaylanacaktır. Elektriksel hayat akımlarına sahip olan insanın hassas bedeni, daha keşfedilmemiş birçok gizemin merkezidir. S.241)

——————————————————————–

Tanrı her insanı bir ruh olarak yaratıp ona bireysellik vermiş, dolayısıyle de ister bir ana direk ister bir parazit olmanın geçici rolünü oynasın, onu, evrensel yapı için vazgeçilmez kılmıştır. (.s171)

———————————————————

Hindu kutsal metinleri, insanın zorunlu görevlerinden birinin, bedenini iyi koşullar altında bulundurmak olduğunu öğretir; aksi takdirde kişinin zihni, ibadet için gerekli odaklanmayı sağlayamaz. (s.209)

———————————————————

Dinî ve felsefi her uygulama, psikolojik bir disiplin demektir ki bu da zihinsel bir sağlık metodudur. Yoga’nın çok yönlü ve tamamen bedensel olan işlemleri de bilinen jimnastikten ve soluk alma egzersizlerinden daha üstün olan bir fizyolojik sağlık bilgisidir; çünkü yoga sadece mekanik ve bilimseldeğil, aynı zamanda felsefidir de; bedenin çeşitli kısımlarını eğitirken, onları ruhun bütünlüğüyle birleştirir; örneğin oldukça açıktır ki Pranayama alıştırmalarında Prana, hem soluk hem de kozmosun evrensel dinamiğidir.(s.233)

——————————————————–

Her insan, Yaratan’ın ya da Kozmik İnsan’ın bir parçasıdır; her insanın bir dünyevi bedeni olduğu gibi bir de göksel bedeni vardır. İnsan gözü fiziksel şekli görür, iç öz ise, daha derinlere, hatta her insanın ayrılmaz ve bireysel bir parçası olduğu evrensel düzene bile ulaşabilir. (s.240)

———————————————————-

KRİYA  YOGA

Kriya yoga, belirli bir eylem veya ayin (kriya) aracılığıyla, Sonsuz’la birleşmek (yoga) demektir. Kriya yoga, insan kanının karbondioksitten arındırılıp oksijenle yeniden şarj edildiği basiy bir psikofizyolojik yöntemdir. Bu ekstra oksijen atomları, beyin ve omurgadaki merkezleri canlandırmak için hayat akımına dönüştürülür. Toplardamardaki kirli kanın birikmesini durduran yogi, dokuların bozulmasını bir ölçüde azaltabilir ya da tamamen engelleyebilir. (s.243)

Hindistan’ın en büyük peygamberi Krişna, Bhagavad-Gita’nın iki yerinde Kriya Yoga’dan söz eder. Bir kıtası şöyledir: Alınan soluğu verilen soluğa aktararak ve verilen soluğu alınan soluğa aktararak yogi, her iki soluğu da nötralize eder. Böylece kalpteki pranayı (yaşam enerjisi) serbest bırakır ve yaşam gücünü denetim altına alır. Yorumu şöyledir: Yogi, ciğerlerin ver kalbin faaliyetlerini yavaşlatarak, bedeninden daha fazla prana ortaya çıkarır ve böylece bedendeki bozulmayı durdurur; aynı zamanda apanayı (yok edici akım) denetim altına alarak, bedende yaşlanmadan dolayı ortaya çıkan değişimleri de durdurur. Bu şekilde bozulmayı ve yaşlanmayı nötr hale getiren yogi, yaşam kuvvetini denetim altına almayı öğrenir.

Bir başka Gita kıtası da şöyledir: O meditasyon uzmanı ki, Yüce Amaç’ı ararken, bakışlarını iki kaşın tam ortasındaki noktada odaklayarak, burun deliklerinden ve ciğerlerinden (düzenli bir şekilde akan) prana ve apana akımlarını nötrleştirerek kendini dış olaylardan çekip çıkarabilir; aynı zamanda duyusal zihnini ve zakâsını kontrol edebilir. Ayrıca arzu,korku ve öfkeyi yok edebilir, sonsuza dek özgür olur.

Sri Yukteswar diyor ki: “Eski yogiler, kozmik bilinçliliğin sırrının, soluğun gizemiyle sıkı bir bağlılık içinde olduğunu keşfetmişlerdir. Çoğunlukla kalbin çalışmasını sürdürmek için harcanan yaşam gücü, soluğun sonu gelmeyen ihtiyaçlarını sakinleştirip durgunlaştıracak bir yöntemle, daha yüksek faaliyetler için serbest bırakılmalıdır.”

Kriya Yogi, hayat enerjisini zihinsel olarak, Zodyak’ın yani simgesel Evrensel İnsan’ın oniki astral burcuna karşı düşen omurgadaki altı merkezin (medulla, servikal, dorsal, lumbar, sakral ve koksik bölgelerindeki sinir ağları) etrafında yukarıya ve aşağıya doğru dönecek şekilde yönlendirilir. İnsanın duyarlı omuriliğinde enerjinin yarım dakika boyunca dönmesi, evrimindeki süptil ilerleyişi etkiler; bu yarım dakikalık Kriya, doğal ruhsal gelişmenin bir yılına eşdeğerdir.

Herşeyi bilen ruhsal gözün güneşinin çevresinde dönmekte olan altı iç takımyıldızıyla insanın astral sistemi, fiziksel güneşle ve Zodyak’taki oniki burçla ilişkilidir. Böylece tüm insanlar, iç ve dış evrenlerin etkisi altındadır.

Kutsal yazıtlar insanın, normal ve hastalıksız bir biçimde evrimleşip beynini mükemmelleştirmesi ve evrensel bilinçliliğe erişmesi için bir milyon yıla ihtiyacı olduğunu iddia eder. Sekizbuçuk saat içinde uygulanan bin Kriya, yogiye, bir gün içinde, bin yılda geçireceği doğal evrimi kazandırır: bir yılda 365.000 yıllık evrim… Böylece bir Kriya Yogi akıllıca bir gayretle, Doğa’nın bir milyon yılda getirdiği sonuca üç yıl içinde ulaşabilir. Tabii ki Kriya denilen bu kestirme yol, sadece oldukça ileri düzeydeki yogiler tarafından kullanılabilir. Böyle yogiler, bir gurunun rehberliğinde bedenlerini ve beyinlerini, yoğun uygulama sonucu ortaya çıkan güce dayanabilecek şekilde özenle hazırlayabilirler.

Kriya’ya yeni başlayan biri, yogik alıştırmasını günde iki kez olmak üzere en az 14, en fazla 24 defa uygular. Bazı yogiler kurtuluşa, 6, 12, 24 veya 48 yılda ulaşır. Tam idrake ulaşmadan ölen bir yogi, geçmiş kriya gayretinin iyi karmasını kendisiyle birlikte götürür. Yeni hayatında doğal olarak Ebedi Amacına doğru itilmektedir.

Ortalama bir insanın bedeni 50 watlık bir ampul gibidir; aşırı bir Kriya uygulamasıyla uyandırılan bir milyar watlık güce dayanamaz. Kriya’nın basit ve başarı kazanmaması imkânsız olan metodlarını uygulamayı derece derece ve düzenli bir şekilde arttırdıkça, kişinin bedeni günden güne astral olarak değişir ve sonunda, Ruh’un maddi açıdan etken olan ilk ifadesini oluşturan evrensel enerjinin sonsuz potansiyellerini açığa çıkarmaya uygun hale gelir.

Kriya Yoga’nın, yanlış yola sevk edilmiş bazı işgüzar kimseler tarafından öğretilen ve bilimsel olmayan nefes alıştırmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Soluğu zorla ciğerlerde tutmaçabaları kesinlikle doğal değildir ve hoş olmaktan da uzaktır. Diğer taraftan Kriya uygulaması, en başından itibaren huzur duygularının ve omurgadaki canlandırıcı etkinin yarattığı rahatlatıcı hisleri beraberinde getirir.

Eski yogik teknik, soluğu zihin maddesine dönüştürür. Kişi, ruhsal ilerleyiş sayesinde soluğu, zihinsel bir kavram, zihinin bir eylemi olarak kavrayabilir.

İnsanın nefes alış veriş oranıyla bilincinin içinde bulunduğu halin titreşimleri arasındaki matematiksel ilişkiyle ilgili birçok örnek verilebilir. Dikkatini tamamen bir noktada yoğunlaştırmış bir insan, örneğin sıkıca örülmüş ussal bir tartışmayı izlerken ya da karmaşık ve zor bir fiziksel maharet gösterirken, otomatik olarak oldukça yavaş soluk alıp verir. Dikkati yoğunlaştırmak, yavaş solumaya bağlıdır; hızlı ve düzensiz solumalar, korku, şehvet, öfke gibi insana zarar veren bazı duygu halleriyle birlikte kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkar. Hiç rahat durmayan maymun dakikada 32 kez nefes alıp verir; insan ise ortalama 18 kez… Fil, kaplumbağa, yılan gibi uzun yaşamlarıyla dikkat çeken diğer yaratıkların soluma oranları, insanınkinden daha düşüktür. Örneğin 300 yaşına kadar yaşayabilen dev kaplumbağa, dakikada sadece 4 kez nefes alır. (Modern bilim, soluk almamanın beden ve zihin üzerindeki gerçekten olağanüstü şifa verici ve canlandırıcı etkilerini keşfetmeye başlamıştır. Dr. Barach, birçok verem hastasını sağlığa kavuşturan, lokal bir ciğer dinlendirme terapisi yaratmıştır. Bir basınç dengeleme odası kullanarak, hastanın nefes almayı durdurması sağlanmaktadır. Hasta, odada saatlerce ellerini kıpırdatmadan ya da pozisyonunu değiştirmeden yatabilir. İsteğe bağlı olan soluma durunca, günde iki paket sigara içme alışkanlığı olan hastalarda bile, sigara içme isteği yok oluyor. Tedavi sadece ciğerleri değil, bütün bedeni ve görüldüğü kadarıyla  zihini de dinlendirmektedir. Örneğin kalbin çalışması üçte bir oranında azalmaktadır.

Uykunun canlandırıcı etkisi, insanın geçici olarak bedeninin ve nefes alıp verişinin farkında olmayışından kaynaklanır. Uyuyan insan bir yogi olur; her gece, kendini bedensel kimliğinden kurtararak  ve yaşam gücünü, omurga üzerindeki merkezlerin 6 alt dinamosunda ve ana beyin bölgesinde bulunan şifa verici akımlara karıştırarak, farkında olmadan bir yogik uygulamada bulunur. Böylece uykudaki insan, bilmeksizin, tüm canlılığın kaynağı olan kozmik enerjiyle şarj olmaktadır.

Maya veya doğal yasanın hükmü altındaki insanlarda, yaşam enerjisinin akışı dış dünyaya doğrudur; akımlar, duyularda kötüye kullanılır ve boşa harcanır. Kriya uygulaması, akışı tersine çevirir; yaşam gücü zihinsel olarak iç kozmoza yönlendirilir ve omurgadaki süptil enerjilerle tekrar birleştirilir. Bu tür yaşam gücü artırılışlarıyla, yoginin bedeni ve beyin hücreleri, ruhsal bir iksir sayesinde yenilenmiş olur.

Doğru gıda, güneş ışığı ve uyumlu düşünceler aracılığıyla, sadece Doğa ve onun yüce düzeni ile yönlendirilen insanlar “kendini idrake” bir milyon yılda ulaşacaklardır. Beyin yapısındaki en küçük düzelmeler için bile, normal ve sağlıklı 12 yılın geçmesi gerekir.; kozmik bilinçliliğin tezahürüne yetecek kadar beyin meskenini temizleyebilmek için ise, güneşin etrafında bir milyon tur atmak gerekir. Buna karşılık bir Kriya yogi, ruhsal bir bilimi kullanarak kendini, uzun bir süre doğal yasalara dikatlice uyma gereksiniminden kurtarır.

Birbirine yaşam kuvvetiyle bağlı olan zihin ve duyuları ayırmaya çalışmanın bilimsel olmayan bir yöntemi de iç gözlem, içe dönüş veya sessizlik içinde oturmadır. Tanrısallığına dönmeye çalışan ve düşünceye dalmış olan zihin, yaşam akımlarıyla, durmadan tekrar duyulara doğru çekilir. Zihini doğrudan doğruya yaşam kuvveti sayesinde kontrol eden Kriya, Sonsuz’a yaklaşmak için, en kolay, en etkili ve en bilimsel yoldur. Tanrı’ya gidişte, bir kağnı kadar yavaş ve güvensiz olan ilahiyat yolunun aksine Kriya Yoga, haklı olarak havayolu şeklinde nitelendirilebilir. (Ben buna katılmıyorum!.. Bir Mevlâna bir Yunus, sadece yüreklerinde duydukları o Yüce aşk ile Yaratan’a çok hızlı gidecek yolu buldular. Onlar Kriya Yoga bilmiyordu. Yücel)

Yoga bilimi, konsantrasyon ve meditasyon tekniklerinin bütün şekillerinin deneyler sonucunda elde edilmiş saygın sonuçlarına dayanır. Yoga, görme, işitme, koku alma, tat alma ve dokunmadan oluşan beş duyu telefonuna giden hayat akımını, yoginin kendi siteğiyle açıp kapatabilmesini sağlar. Bu şakilde duyularıyla bağlantısını kesebilme gücünü eld eden yogi için, zihnini, ister tanrısal alemlerle ister maddi dünyayla birleştirmek kolaydır. Artık, yaşam gücü tarafından, kendi isteği dışında dünyevi küreye veya karışıklık yaratan duygulara ve durmak bilmeyen düşüncelere geri döndürülemez.

İleri seviyedeki bir Kriya Yogi’nin hayatı, eski eylemlerinin sonuçlarından değil, sadece ruhundan gelen talimatlardan etkilenir. Böylece kişi-kartal gibi kalplere sahip olanlar için, salyangoz gibi ağır ve sıkıntılı gelen- günlük yaşamın iyi ve kötü eylemlerinin, ağır evrimsel yönetiminden kaçınır. Ruha yönelik yaşamanın üstün yöntemi, yogiyi özgür kılar; ego hapishanesinden kurtulan yogi, her yerde hazır ve nazır oluşun derin havasını solumaya başlar. Doğal yaşamın esareti ise, tam aksine utandırıcı adımlarla ilerler. Hayatını sadece evrimsel düzene uyduran bir insan, Doğa’dan kendisine ayrıcalıklı bir hız vermesini isteyemez. Her ne kadar bedene ve zihine hükmeden yasalara karşı bir hata işlemeden yaşıyorsa da, yine de son kurtuluşa erişmek için, maskeli baloya benzeyen bir milyon yıllık enkarnasyonlara ihtiyaç vardır. (Buna da aynı nedenlerle katılmıyorum.Yücel)

Kaba bir insan, bedeninin, omurgadaki 6 merkezde veya bilinçlilik küresinde bulunan yardımcı saltanat vekilleri eşliğinde kafatasındaki tahtta oturan İmparator Bilinç tarafından yönetilen bir krallık olduğunun nadiren farkındadır veya hiç farkında değildir. İmparator Bilinç’e karşı insanın bedeninde veya zihninde beliren ve kolayca anlaşılabilen herhangi bir isyan, hastalık veya mantıksızlık şeklinde ortaya çıkar; fakat aslında bu isyan, insanın, o anda veya geçmişte, bireyselliğini ya da özgür iradesini yanlış kullanmasından ileri gelmektedir.

Kendisini yüzeysel egosuyla bir olarak gören insan, düşünenin, hissedenin, besinleri sindirenin ve kendi kendini canlı tutanın yine kendisi olduğunu zanneder ve hiçbir zaman bir düşünme faaliyeti sonucunda bu sıradan hayatında, geçmişteki eylemlerinin (karma) ve Doğa’nın ya da çevresinin bir kuklasından başka bir şey olmadığını kabul etmez. Her insanın zihinsel tepkileri, duyguları, ruh halleri ve alışkanlıkları sadece bu veya önceki hayatında bulunan, geçmişteki sebeplerin sonuçlarıdır. Buna rağmen insanın kral misali ruhu, tüm bu etkilerin üzerindedir. Geçici gerçekleri ve özgürlükleri bir tekmeyle defeden Kriya Yogi,  tüm hayal kırıklıklarının ötesindeki, kısıtlayıcı bağlardan kurtulmuş Benliğine erişir.

Gerçek yogi, düşünceleri, iradesi ve duygularını, bedensel arzularla bir olma yanılgısından çekip çıkararak ve zihnini, omrgadaki türbelerde bulunan üstün bilinçlilik güçleriyle birleştirerek, dünyada Tanrı’nın planladığı şekilde yaşar; ne geçmişten gelen uyarılarla ne de insana özgü zaafların taze dürtüleriyle hareket eder. Üstün Arzusu’nun gerçekleşmesini elde ettiği için , asla tükenmeyen bir sevinç kaynağı olan Ruh’un nihai cennetinde güven ve emniyet içindedir. (s.249)

—————————————————

İnsan bedeninin bir elektrik bataryasına benzediğini anlayıp, bedenin, insan iradesinin doğrudan aracılığıyla, enerjiyle şarj edilebileceğini düşündüm. İradenin aracılığı olmadan hiçbir eylem mümkün olmadığından insan, sıkıntı verici aletler veya mekanik alıştırmalar olmaksızın gücünü yenilemek için, ana kuvvet olan İRADEden yararlanmalıdır. Kişi, basit yoga teknikleriyle, bilinçli bir şekilde ve anında (medulla oblangatada odaklanmış olan) yaşam gücünü, kozmik enerjinin sınırsız kaynağından şarj edebilir. (s.254)

————————————————————–

Ganj nehrinin olağandışı ve belki de eşsiz olan bir özelliği, mikrop tutmamasıdır. Onun değişmek bilmeyen bir biçimde steril olan sularında hiçbir bakteri yaşamaz. Milyonlarca Hindu, hiçbir şekilde zarar görmeden, nehrin sularını hem yıkanmak, hem de içmek için kullanır. Bu gerçek, bilim adamlarını şaşkınlığa düşürmektedir. (s.302)

—————————————————————-

Yogananda’nın gurusu Sri Yukteswar ölür ve törenle gömülür( Ulu kişiler öldükten sonra yakılmayıp toprağa gömülüyormuş). Bir hafta sonra Yogananda gurusunu karşısında görür ve aralarında geçen konuşmalar şöyledir:

Bu sen misin? Zalim kumların altına gömdüğüm beden gibi bir beden mi taşıyorsun?

Evet evlâdım aynısıyım. Bu etten ve kemikten bir beden. Kozmik atomlardan yepyeni bir beden yarattım. Aslında gerçekten dirilmiş durumdayım- dünyada değil, astral bir gezegende. Orada yaşayanlar, benim yüksek standartlarıma uyum göstermek konusunda, dünyadaki insanlardan daha yetenekliler. Sen ve senin yüce sevdiklerin, bir gün benimle birlikte olmak için o gezegene geleceksiniz.

İnsanların fiziksel karmalarından kurtulmalarına yardımcı olmak için dünyaya peygamberlerin gönderilmesi gibi, ben de Tanrı tarafından, bir kurtarıcı olarak astral bir gezegende hizmet etmeye yönlendirildim. Gezegenin ismi HİRANYALOKA veya AYDINLANMIŞ ASTRAL GEZEGEN… Orada, ilerlemiş varlıkların kendilerini astral karmalarından kurtarmalarına ve böylece astral tekrar doğuşlardan kurtulmalarına yardım ediyorum. Hiranyaloka’da yaşayanlar, ruhsal açıdan son derece gelişmiştir; hepsi de, son enkarnasyonlarındaki meditasyonlarıyla, ölüm anında fiziksel bedenlerini bilinçli bir şekilde terk etme gücünü elde etmişlerdir.

Hiranyaloka’dakiler, dünyadaki hemen tüm varlıkların öldüklerinde gitmek zorunda oldukları alışılmış astral kürelerden çoktan geçmişlerdir; oralarda, astral dünyalardaki eskieylemleriyle ilgili birçok karma tohumunu yok etmişlerdir. Astral kürelerde etkili olan bu tür kurtarıcı işleri, sadece ilerlemiş varlıklar sergileyebilirler.Daha sonra bu “arzulular”, ruhlarını astral karmanın tüm izlerinden tamamen kurtarabilmek için, kozmik yasa gereğince, yeni astral bedenlerle Hiranyaloka’da doğmaya doğru çekilirler; Hiranyaloka, astral güneş veya cennettir ve ben onlara yardım etmek için orada bulunuyorum. Aynı zamanda Hiranyaloka’da, daha üstün nedensel dünyadan gelen, neredeyse mükemmel varlıklar da vardır. (Bu “nedensel” ifadesi ileride de karşımıza çıkacak. Tercüme edenin bu ifadeyi tam olarak ne anlamda kullandığını çıkaramadım)

 

Tarı’nın insanı sırasıyla üç farklı beden içine kapattığını okumuştun: Fikirsel veya nedensel beden, süptil astral beden ve kaba fiziksel beden… Dünyadaki bir insan, fiziksel duyularıyla donatılmıştır. Astral bir varlık, bilinciyle, hisleriyle ve yaşamtronlardan yapılmış bedeniyle çalışır. (Sri Yukteswar yaşamtron yerine PRANA kelimesini kullanmıştır. Ben (Yogananda olsa gerek Y.A.) onu yaşamtron’lar olarak çevirdim. Hindu yazıtları sadece ANU’dan yani ATOM’dan ve PARAMANU’dan veya ATOM ÖTESİ’nden, daha ince elektronik enerjilerden değil, PRANA’dan yani YARATICI YAŞAMTRONİK KUVVET’ten bahseder. Atomlar ve elektronlar, kör kuvvetlerdir; Prana, doğası gereği akıllıdır. Örneğin sprem ve yumurtacıklardaki pranik yaşamtornlar, embriyonun gelişimini, karmik bir tasarıma göre yönlendirir.)(Bu açıklama 429. Sayfadaki 358. notudur)

Tapınılacak usta, lütfen bana astral kozmosla ilgili bir şeyler daha anlat..

Astral varlıklarla dolu birçok astral gezegen var. Buralarda yaşayanlar, bir gezegenden diğerine seyahat etmek için, elektriksel veya radyoaktif enerjiden daha hızlı olan astral uçakları veya ışık kümelerini kullanırlar.

Farklı ışık ve renklerin süptil titreşimlerinden oluşmuş olan astral evren, maddi kozmosdan yüzlerce defa daha büyüktür. Bütün fiziksel yaratılış, astral kürenin dev parlak balonunun altına asılı, küçük ve katı bir sepet gibi durur. Aynen birçok fiziksel güneş ve yıldızın uzayda dolanmakta olduğu gibi, sayılamayacak kadar çok astral güneş ve yıldız vardır. Astral gezegenlerin astral güneşleri ve ayları vardır ve bunlar fiziksel olanlardan daha güzeldir. Astral evrendeki ışık saçan cisimler, AURORA BOREALİS’e benzer; güneşe ait astral aurora, yumuşak ışınlı ay aurorasından daha göz kamaştırıcıdır. Astral gündüz ve gece, dünyadakinden daha uzundur.

Astral dünya sonsuz derecede güzel, temiz, saf ve düzenlidir. Hiçbir ölü gezegen veya çıplak arazi yoktur. Orada, dünyaya ait bozucu etkiler- zararlı otlar, bakteriler, böcekler, yılanlar- yoktur. Dünyanın değişken ikliminin ve mevsimlerinin tersine astral gezegenler, sonsuz bir ilkbaharın dengeli sıcaklığını korurlar; bazen parlak beyaz bir kar ve çok renkli ışıktan bir yağmur yağar. Astral gezegenlerde bolca opal göller, parlak denizler ve gökkuşağından nehirler vardır.

Daha süptil olan astral cennet Hiranyaloka dışında, normal astral evren, hemen hemen yakın zamanlarda dünyadan gelmiş milyonlarca astral varlıkla ve aynı zamanda, hepsi de kendi karmik liyakatine göre farklı gezegenlerde yaşayan sayısız peri, denizkızı, balık, hayvan, cin, cüce, yarı-tanrı ve ruhla doludur. İyi ve kötü ruhlar için farklı küresel evler veya farklı titreşimsel bölgeler tedarik edilmiştir. İyi olanlar özgürce dolaşabilir, fakat kötü ruhlar sınırlı bölgeler içine hapsolmuşlardır. Nasıl insan dünyanın yüzeyinde, solucanlar toprağın içinde, balıklar suda ve kuşlar da havada yaşarsa, değişik seviyelerdeki astral varlıklar, kendilerine uygun titreşimsel çevrelere tayin edilmişlerdir.

İğer dünyalardan kovulmuş olan düşük seviyeli kara melekler arasında, yaşamtronik bombalar veya zihinsel, mantrik titreşimsel ışınların kullanıldığı savaşlar ve sürtüşmeler çıkar. Bu varlıklar, daha aşağı seviyedeki astral kozmosun, karanlık ve kasvet içinde yüzen bölgelerinde yaşayarak, kötü karmalarından kurtulmaya çalışırlar. (Mantrik, zihinsel konsantrasyon silahıyla ateşlenerek terennüm edilen çekirdek-sesler olan mantradan türetilmiş sıfat. Puranalar (eski şastralar veya bilimsel incelemeler) deva ile asuralar (tanrılar ile iblisler) arasındaki bu mantrik savaşları anlatır.)

Karanlık astral hapishanenin üzerindeki geniş alemlerde her şey parıldamaktadır ve güzeldir. Astral kozmos, tanrısal iradeye ve mükemmellik planına, dünyadan daha doğal bir şekilde odaklanmıştır. Her astral cisim, öncelikle Tanrı’nın iradesiyle, kısmen de astral varlıkların irade-çağrılarıyla ortaya çıkar. Bu varlıklar, önceden Rab tarafından yaratılmış olan herhangi bir şeyin şeklini ve lûtfunu değiştirebilme gücüne sahiptirler. Yüce Yaratan, Kendi astral çocuklarına, astral kozmosu diledikleri zaman, diledikleri gibi değiştirme ve geliştirme özgürlüğünü ve ayrıcalığını vermiştir. (Yoktan var etmek, sadece ve sadece Yücelerin Yücesi’ne aittir. Y.A.)Dünyadaki katı bir cisim, sıvı veya diğer hallere, doğal veya kimyasal işlemlerle geçmek zorundadır; fakat astral katı cisimler, astral likitlere, gazlara veya enerjiye, sadece orada yaşayanların iradeleriyle, bir anda dönüşürler.

Dünya, denizdeki, havadaki, karadaki cinayetlerin ve savaşların sonucu karanlıktır, fakat astral alemlerde mutlu bir uyum ve eşitlik vardır. Astral  varlıklar, bedenlerini kendi iradeleriyle maddeleştirebilir ya da tersini yapabilirler. Çiçek, balık veya hayvanlar, bir süre için kendilerini astral insanlara dönüştürebilirler. Tüm astral varlıklar, istedikleri şekli almakta özgürdürler ve birbirleriyle rahatça iletişim kurabilirler. Onları kuşatan hiçbir sabit, kesin ve doğal kanun yoktur. Örneğin herhangi bir astral ağaçtan, rahatlıkla astral bir mango veya arzu edilen başka bir meyve, çiçek veya elbette ki başka bir cisim üretmesi istenebilir. Bazı karmik kısıtlamalar vardır, fakat değişik şekillerin arzulanması konusunda, astral dünyada hiçbir fark gözetilmez. Herşey Tanrı’nın yaratıcı ışığı ile titreşmektedir.

Hiç kimse kadından doğmaz; bir evlat, astral varlıkların özellikle şekillendirilmiş, astral olarak yoğunlaştırılmış kozmik iradelerinin yardımıyla meydana gelir. Kısa bir süre önce fiziksel bedeninden kurtulmuş olan bir varlık, astral bir aileye, davet edilerek, bireylerin taşıdığı benzer zihinsel ve ruhsal eğilimler sonucu onlara çekilerek gelir.

Astral beden, soğuk, sıcak veya diğer doğal şartlara maruz kalmaz. Anatomisi, bir astral beyni veya bin yapraklı ışık nilüferini ve suşumnayı yani astral omrgadaki altı uyanık merkezi barındırır. Kalp, astral beyinden kozmik enerjiyi olduğu gibi, ışığı da çeker vr onu, astral sinirlere ve beden hücrelerine, yani yaşamtronlara pompalar. Astral varlıklar, bedenlerindeki değişiklikleri, yaşamtronik gücüyle ve kutsal mantraların yarattığı titreşimlerle etkileyebilir.

Birçok durumda astral beden, son fiziksel formun tam bir kopyasıdır. Bir astral kişinin yüzü ve bedeni, bir önceki dünya seyahatindeki gençliğine benzer.

Sadece beş duyuyla algılanan, mekânsal ve üç boyutlu fiziksel dünyanın tersine, astral küreler, her şeyi kapsayan altıncı duyuyla yani sezgiyle algılanır. Tüm astral varlıklar, sadece sezgisel algıyla görür, duyar, koklar, tadar ve dokunurlar. Üç tane gözleri vardır ve iki tanesi kısmen kapalıdır. Alında dikey olarak yer alan üçüncü ve ana astral göz açıktır. Astral varlıklar,dışa dönük tüm duyu organlarına sahiptir-kulak,göz,burun, dil ve deri- fakat bedenin herhangi bir bölümüyle duyusal deneyimde bulunmak için, sezgisel duyularını kullanırlar; kulaklarıyla, burunlarıyla veya derileriyle görebilirler. Gözleri veya dilleriyle duyabilir, derielri veya kulaklarıyla tadabilirler vs. vs….. ( Bu tür güçlere dünyada da rastlanmaktadır. Helen Keller’in ve diğer ender varlıkların durumları buna birer örnektir.)

İnsanın fiziksel bedeni, sayısız tehlikeye açıktır ve kolaylıkla incinip sakatlanabilir; eterik astral beden de zaman zaman kesilebilir veya incinebilir, fakat sadece irade gücüyle hemen iyileştirilebilir.

Sevgili Guru, astral insanların hepsi güzel mi?

Astral dünyada güzellik, dışa dönük bir şekil olarak değil, ruhsal bir nitelik olarak bilinir. Dolayısıyle astral varlıklar, yüze ait ögelere az önem verirler. Bununla beraber, istedikleri an kendilerini, astral olarak maddeleştirilen yeni ve renkli bedenlerle giydirmek ayrıcalığına sahiptirler. Nasıl dünyevi insanlar büyük şenlik ve bayramlarda yeni ve güzel kıyafetler giyerlerse, astral varlıklar da, kendilerini özellikle tasarlanmış şekillerle süslemek için çeşitli fırsatlar bulurlar.

Hiranyaloka gibi yüksek astral gezegenlerde bir varlığın, kendi ruhsal ilerlemesi sayesinde astral dünyadan kurtulduğu, dolayısıyle nedensel dünyanın cennetine girmeye hazır olduğu zaman, neşeli astral şenlikler düzenlenir. Bu tür durumlarda, Cennet’teki Görünmez Baba ve O’nunla bir olmuş azizler, kendi seçtikleri bedenlerde kendilerini maddeleştirip astral kutlamalara katılırlar. Rab, sevdiği kulunu memnun etmek için , istenilen herhangi bir şekli bürünür. Eğer varlık, kendini adayarak ibadet ettiyse, Tanrı’yı Yüce Ana olarak görür.

Diğer yaşamlardan gelen arkadaşlar, astral dünyada birbirlerini rahatlıkla tanırlar. Arkadaşlığın ölümsüzlüğünü görüp sevinirler ve dünyevî hayatın hüzünlü ve aldatıcı ayrılık anlarında sık sık şüphe ettikleri sevginin yok edilmezliğini idrak ederler.

Astral varlıkların sezgisi, perdeyi delip dünyadaki insanların eylemlerini gözlemler, fakat insan, altıncı duyusu bir dereceye kadar gelişmedikçe, astral dünyayı göremez. Dünyada yaşayanlardan binlercesi, zaman zaman bir an için astral bir varlığın veya bir dünyanın izlenimlerini almışlardır.

Hiranyaloka’daki ilerlemiş varlıklar, uzun astral gündüzü ve gecesi boyunca, bir vecit hali içinde genellikle uyanık kalırlar, kozmik yönetimin karmaşık problemlerini çözmesine ve hayatı ciddiye almayan çocukların yani dünyaya doğmuş ruhların kurtarılmalarına yardım ederler. Hiranyaloka’daki varlıklar uyuduklarında, zaman zaman rüya gibi astral vizyonlar görürler. Zihinleri genellikle en yüksek NİRBİKLAPA sevincinin bilinçli haline odaklanmıştır.

Astral dünyaların her bölümünde yaşayan varlıklar, halâ zihinsel ıstıraplara maruzdurlar. Hiranyaloka gibi gezegenlerdeki yüksek seviyeli varlıkların hassas zihinleri, davranışlarında veya gerçeğin algılanmasında bir hata yapıldığında, şiddetli bir acı duyar. Bu ileri varlıklar, her hareketlerinin ve düşüncelerinin, ruhsal yasanın mükemmelliğiyle uyum içinde olmasına çalışırlar.

Astral boyutta yaşayanlar arasında iletişim tamamen telepati ve telegörü ile sağlanır; dünyadakilerin katlanmak zorunda oldukları yazılı veya sözlü anlatımın hataları ve yanlış anlaşılmaları, astralde mevcut değildir. İnsanın yaşamını devam ettirebilmesi için katılara, sıvılara, gazlara ve enerjiye ihtiyaçları vardır; astral varlıklar, genellikle kozmik ışıkla beslenirler.

Astral topraklarda bolca parlak, ışın gibi sebzeler vardır. Astral varlıklar sebze yerler ve parlak ışık pınarlarından, astral ırmaklardan ve nehirlerden akan bir nektar içerler. (Bir önceki cümle ile çelişkili.. Büyük bir olasılıkla tercüme hatası var. Y.A.)

Her ne kadar Hiranyaloka gibi cennetvari gezegenlerde yaşayanlar, yeme ihtiyacından hemen hemen kurtulmuşlarsa da, onun da üstünde, nedensel dünyada, hemen hemen tamamen özgürlüğe kavuşmuş ruhların hiçbir koşula bağlı olmayan varlıkları söz konusudur ve bu varlıklar, mutluluğun ruhsal gıdası dışında hiçbir şey yemezler.

Dünyadan kurtulmuş olan bir astral varlık, oradaki farklı enkarnasyonlarında edindiği birçok akraba, baba, anne, karı, koca ve arkadaşlarla karşılaşır; bunlar zaman zaman astral alemlerin değişik bölümlerinde ortaya çıkarlar. Dolayısıyle varlık, özelliklem kimi seveceğini anlamakta güçlük çeker; böylece herkese, Tanrı’nın çocukları ve bireysellik kazanmış ifadeleri olarak, aynı yüce ve eşit sevgiyi vermeyi öğrenir. Her ne kadar sevdiklerinin dış görünüşü, her bir ruhun son hayatında, yeni nitelikler geliştirmesine bağlı olarak az veya çok değişmiş olabilirse de, astral varlık, diğer  varoluş seviyelerindeki tüm sevdiklerini tanımak ve onları yeni astral evlerinde karşılamak için, hataya yer vermeyen sezgilerini kullanırlar. Yaratılıştaki her atom, bastırılamayacak biçimde bireysellikle bezenmiş olduğundan, astral bir arkadaş, hangi kıyafeti giymiş olursa olsun, aynı dünyadaki bir aktörün, herhangi bir kılığa rağmen dikkatlice gözlenince kimliğinin bulunabilmesi gibi, tanınacaktır.

Astral dünyadaki yaşam süresi, dünyadakinden çok daha uzundur. Normal, ileri bir astral varlığın ortalama yaşam periyodu, dünyadaki zaman standartlarıyla ölçüldüğünde, 500 ilâ 1000 yıl arasındadır. Astral dünyaya gelen ziyaretçiler, orada, kendilerini belirli bir zaman sonra yeryüzüne geri çekecek olan fiziksel karmalarına göre, daha kısa veya daha uzun kalırlar.

Astral varlık, ışıksı bedenini dağıtmak vakti geldiğinde, ölüme karşı acı dolu bir mücadele vermek zorunda değildir. Astral dünyada istek dışı ölüm, hastalık ve yaşlılık yoktur. Bu üç korku, dünyaya has bir lanettir.

Fiziksel ölüme, soluğun yok olması ve et hücrelerinin ayrılıp dağlması eşlik eder. Astral ölüm ise, astral varlıkların yaşamını teşkil ettiği açık olan enerji birimlerinin yani yaşamtronlarının saçılmasından oluşur. Fiziksel ölümde bir varlık, kaba beden bilinçliliğini kaybeder ve astral dünyadaki süptil bedeninin farkına varır. Zamanı gelince, astral ölümün deneyimini de yaşadığında, varlığın bilinçliliği böylece, astral doğum ve ölümden, fiziksel doğum ve ölüme geçmiş olur. Astral ve fiziksel sınırlamaların bu sürekli yenilenen devirleri, tüm aydınlanmamış varlıkların kaçınılmaz kaderidir. Kutsal metinlerdeki cennet ve cehennem tanımları, bazen insanın bilinçaltından daha derinlerde yatan hatıralarını canlandırır ve onun, neşeli astral ve hayal kırıcı fiziksel dünyalarda yaşadığı uzun deneyim dizilerini uyandırır.

Sevgili Usta, dünyadaki, astral küredeki ve nedensel küredeki tekrar doğumların arasındaki farkı, daha ayrıntılı olarak açıklayabilir misin?

Kimlik kazanmış ruh olarak insan, özde nedensel bedenlidir. Bu nedensel beden, Tanrı tarafından, temel ve nedensel düşünce kuvvetleri olarak gerek görülen 35 fikirden oluşmuş bir matrisdir; daha sonra O, bu 35 fikirden, 19 elemandan oluşmuş süptil astral bedeni ve 16 elemandan oluşmuş kaba fiziksel bedeni yaratmıştır. Astral bedeni oluşturan 19 öge, zihinsel, duygusal ve yaşamtroniktir. Bu 19 unsur şunlardır: Zekâ; ego; duygu; zihin (duygusal bilinç); bilincin beş aracı yani görme, işitme, koku alma, tat alma ve dokunma duyularının süptil karşılıkları; eylemin beş aracı yani doğurmak, salgılamak, konuşmak, yürümek ve el becerilerini geliştirmek şeklindeki idareci yeteneklerin zihinsel karşılıkları; bedenin kristalizasyon, hazım, boşaltım, metabolizmayı dengeleme ve dolaşım fonksiyonlarını yerine getirme gücüne sahip olan, yaşam kuvvetinin beş aracı… 19 elementten oluşan bu astral kafes, 16 kaba kimyasal elementten oluşan fiziksel bedenin ölümünden sonra da canlılığını sürdürür.

Tanrı, nedensel bedenin 35 düşünce kategorisinde, insanın 19 astral ve 16 fiziksel karşılığının tüm karmaşıklıklarını dikkatle işlemiştir. O, önce süptil, daha sonra da kaba titreşimsel kuvvetlerin yoğunlaştırılmasıyla, insanın astral bedenini ve en son olarak da fiziksel şeklini yaratmıştır. Asıl Saflık, izafiyet kanununun varlığından dolayı, şaşırtıcı bir çok çeşitliliğe dönüşmüştür ve yine bu kanundan dolayı, nedensel kozmos ve nedensel beden, astral evren ve astral bedenden farklıdır; aynı şekilde, fiziksel kozmos ve fiziksel beden de, ayırıcı nitelikleriyle, yaratılışın diğer şekillerinden farklıdır.

Dünyada her zaman ikilemler vardır: Hastalık ve sağlık, acı ve zevk, kayıp ve kazanç… İnsanlar, üç boyutlu maddede sınırlanma ve direnmeyle karşılaşırlar. İnsanın yaşama arzusu, hastalık ve diğer sebeplerle ciddi bir şekilde sarsılırsa, ölüm gelir; tenin ağır paltosu, geçici olarak sırttan atılmıştır. Yine de ruh, astral ve nedensel bedenlerle örtülmüş durumdadır. (Beden, ruhu örten kaba ve süptil herhangi bir yapı anlamındadır. Üç beden, Cennet Kuşu’nun kafesleridir) Tüm üç bedenin birbirine bağlı kalmasının nedeni, birleştirici bir kuvvet olan arzudur. İnsanın bütün esaretinin temeli, gerçekleşmemiş arzularının kudretidir.

Fiziksel arzuların kökü, bencillikte ve duyusal zevklerdedir. Duyusal deneyimin içten gelen dürtüsü veya günaha teşviki, astral bağlılıklarla veya nedensel algılarla ilgili arzu kuvvetinden daha güçlüdür.

Astral arzuların merkezini, titreşimsel zevkler oluşturur. Astral varlıklar, ince ve narin göksel müziğin tadını çıkarırlar ve tüm yaratılışın, ışık değişimleri şeklinde tükenmek bilmeyen ifadelerinin görüntüsüyle büyülenir. Astral varlıklar aynı zamanda, ışığı koklar, tadar ve ona dokunurlar. Böylece astral arzular, bir astral varlığın tüm cisimleri ve deneyimleri, ışıktan şekiller, yoğunlaşmış düşünceler ve hayaller olarak meydana getirme gücüne bağlıdır.

Nedensel arzuların gerçekleşmesi, sadece algılarla mümkün olur. Sadece nedensel bedenle örtülmüş olan, hemen hemen özgür varlıklar, tüm evreni, Tanrı’nın hayal-fikirlerinin idrakleri olarak görürler; sırf düşünceyle, herhangi bir şeyi ve her şeyi materyalize edebilirler. Dolayısıyle nedensel varlıklar, fiziksel duyuların ve astral hazların verdiği keyfi, ruhun ince hassasiyetlerini boğucu ve kaba olarak nitelendirirler. Nedensel varlıklar, arzularından, onu anında maddeleştirerek kurtulurlar. Kendilerini sadece nedensel bedenin narin tülüyle örtülü bulanlar, aynı Yaratan’ın yaptığı gibi, ortaya evrenler çıkarabilirler. Tüm yaratılış, kozmik hayal-kumaşından yapılmış olduğundan, hafif bir nedensel giysi içindeki ruh, engin güç idraklerine sahiptir.

Doğası gereği görünmez olan bir ruh, sadece bedeni veya bedenlerinin varlığıyla seçilir hale gelebilir.

İnsanın ruhu, bir, iki veya üç beden kabında, cehalet ve arzuların tıpasıyla sıkıca kapalı kaldığı sürece, Ruh’un denizlerinde eriyemez. Kaba fiziksel kap, ölümün çekiciyle parçalandığında, diğer iki örtü –astral ve nedensel- halâ ruhun, Her Yerde Var Olan Hayat ile bilinçli olarak birleşmesini engellemeye devam eder. Bilgelik sayesinde arzusuzluk elde edilince, bunun verdiği güç, geriye kalan iki tası da dağıtır. Sonunda özgür olan o ufacık insan ruhu ortaya çıkar; artık Ölçüsüz Enginlik’le bir olmuştur.

Yüce Guru’mdan, yüksek ve gizemli NEDENSEL DÜNYA konusuna biraz daha ışık tutmasını rica ettim:

Nedensel dünya, tarif edilemez derecede süptildir. Onu anlamak için, kişinin öylesine muhteşem konsantrasyon güçleri olmalıdır ki, gözlerini kapatabilmeli ve astral kozmosla fiziksel kozmosu, tüm genişlikleriyle, sadece fikir olarak varoldukları şekilde zihninde canlandırabilmeli (parlak balon ve altındaki katı sepet). Eğer biri, bu insanüstü konsantrasyonla, bu iki kozmosu tüm karmaşıklıklarıyla, sadece fikire dönüştürmeyi veya fikir halinde açıklamayı başarabilirse, o zaman nedensel dünyaya erişir ve zihinle madde arasındaki füzyonun sınırında durur. Orada, yaratılmış olan tüm şeyler (katılar, sıvılar, gazlar, elektrik, enerji, tüm varlıklar, tanrılar, insanlar, hayvanlar, bitkiler, bakteriler) bilinç formları olan algılanır; aynen insanın gözlerini kapadığında, bedeninin fiziksel gözleri tarafından görünmez oluşu ve sadece bir fikir olarak varoluşunu fark etmesi gibi…

Bir insanın, hayalinde yapabildiği her şeyi, nedensel bir varlık gerçekten yapabilir. En olağanüstü hayal gücüne sahip bir insanın zekâsı bile, düşüncelerin bir uç noktasından diğerine gitmeyi, zihinsel olarak bir gezegenden diğerine atlamayı, bir sonsuzluk çukurunda durmaksızın düşmeyi veya galaksilerden oluşmuş bir kubbede bir roket gibi süzülmeyi, veya samanyollarında ve yıldızlararası boşluklarda bir ışıldak gibi parıldamayı ancak zihninde becerebilir. Fakat nedensel dünyadaki varlıkların çok daha büyük bir özgürlüğü vardır ve düşüncelerini, harhangi bir maddesel veya astral engel ya da karmik sınırlama olmaksızın, hiç çaba sarf etmeden bir anda nesnelliğe dönüştürebilirler.

Nedensel varlıklar, esas olarak fiziksel evrenin elektronlarından, astral evrenin de yaşamtronlarından oluşmadığını idrak ederler. Gerçekte her iki evren de, gürünüşte yaratılışı Yaratan’dan ayırmak için devreye giren izafiyet yasası maya taafından parçalanmış ve bölünmüş olan Tanrı’nın düşüncesinin, en küçük parçacıklarından oluşmuştur.

Nedensel dünyadaki ruhlar birbirlerini, neşe dolu Ruh’un bireysellik kazanmış noktaları olarak tanırlar; onları çevreleyen nesneler sadece onların düşünce-şeyleridir(?). Nedensel varlıklar, bedenleriyle düşünceleri arasındaki farkın sadece fikirler olduğunu görürler. Nedensel varlıklar sadece düşünceleriyle görebilir, duyabilir,koklayabilir, tat alabilir ve dokunabilirler; kozmik zihnin gücüyle, herhangi bir şeyi yaratabilir veya onu yok edebilirler.

Nedensel dünyadaki ölüm de, yeniden doğuş da düşüncededir. Nedensel bedenli varlıklar, sadece ebediyen yeni bilginin ölümsüzlük nektarıyla beslenirler. Huzur pınarlarından içerler, algıların iz tutmayan topraklarında gezinirler, mutluluğun sonsuzluk okyanusunda yüzerler.

Birçok varlık, nedensel kozmosda binlerce yıl kalırlar. Daha sonra, giderek derinleşen vecitlerle özgürlüğe kavuşmuş olan ruh, kendini küçük nedensel bedenden çeker ve nedensel kozmosun enginliğine yayılır. Birbirinden farklı tüm fikir girdapları, güç, sevgi, irade, neşe, huzur, sezgi, sakinlik,kendini kontrol ve konsantrasyonun özel dalgaları, sonsuza dek neşeyle dolu olan Sevinç Denizi’nde eriyip kaybolur. Artık ruhun, neşenin deneyimini, bireyselliğe sahip bir bilinçlilik dalgası olarak yaşamasına gerek yoktur; tüm ebedi sevinç, heyecan ve çırpıntı dalgalarıyla Tek Kozmik Okyanus’a karışmıştır.

Bir bilinç, üç bedenden oluşan kozanın dışına çıktığında, izafiyet kanunundan sonsuza dek kurtulmuş olur ve tarifi imkânsız Sonsuza Dek Var Olan’a dönüşür.

Bir bilinç, sonunda bedensel yanılgının üç kavanozundan dışarı çıktığında, bireysellikten hiçbir şey kaybetmeden, Sonsuz’la bir olur. Mesih, İsa olarak doğmadan önce bile bu nihai özgürlüğe kavuşmuştu. Dünyadaki hayatında, ölüm ve diriliş deneyimini geçirdiği üç günle simgelenmiş olan, geçmişinin üç aşamasında, tamamen Ruh’a yükselmek gücünü elde etmişti.

Gelişmemiş bir insan, üç bedeninden çıkabilmek için, sayısız dünyevi, astral ve de nedensel enkarnasyonlardan geçmek zorundadır. Bu son özgürlüğe ulaşan bir usta, diğer insanları Tanrı’ya geri döndürmek için, bir peygamber olarak dünyaya dönmeyi, ya da benim gibi (Sri Yukteswar), astral kozmosta kalmayı seçebilir. İkincisini seçen bir kurtarıcı, orada yaşayanların karmalarının bazı yüklerini kendi üzerine alır ve böylece, onların astral kozmostaki reenkarnasyon zincirini bitirmelerine ve geri dönmemek üzere nedensel kürelere gitmelerine yardımcı olur. Veya özgürlüğe kavuşmuş bir bilinç, nedensel dünyaya girerek, oradaki varlıkların nedensel beden içerisinde geçirdikleri zamanı kısaltmalarına ve böylece Mutlak Özgürlüğe ulaşmalarına yardımcı olur.

İnsan, astral dünyalarda sürekli olarak kalabilmesinin gerçekleşmesi için, fiziksel karması veya arzularından tamamen kurtulmalıdır. Astral kürelerde iki tür varlık yaşar: Halâ tüketmeleri gereken dünyevi karması olanlar ve dolayısıyle karmik borçlarını için tekrar, kaba bir fiziksel bedene bürünmek zorunda kalanlar, astral  dünyada yerleşik olanlardan değil, fiziksel ölümden sonra, orayı geçici olarak ziyaret edenler şeklinde sınıflandırılabilirler.

Bedeli ödenmemiş dünyevi karmaya sahip olan varlıkların, astral ölümden sonra, kozmik fikirlerden oluşmuş daha yukarıdaki nedensel kürelerine gitmelerine izin verilmez; bu tür varlıklar, sırasıyle 16 kaba elementten oluşmuş fiziksel bedenlerinin ve 19 süptil elementten müteşekkil astral bedenlerinin bilincinde olarak, sadece fiziksel ve astral dünyalar arasında mekik dokumak zorundadırlar. Bununla beraber, dünyadan gelen gelişmemiş bir varlık, her defasında fiziksel bedenini kaybedişinden sonra, büyük ölçüde, ölüm uykusunun derin baygınlığında kalır ve güzel astralkürenin zorlukla farkına varır. Böyle bir insan, astral dinlenmeden sonra, daha ileri konular öğrenmek için  maddi plana geri döner ve tekrarlanıp duran yolculuklarla, kendisini derece derece süptil astral dokudaki dünyalara daha çok alıştırır.

Diğer taraftan astral dünyanın normal veya uzun süre yerleşik kalan sakinleri, sonsuza dek tüm maddi arzulardan kurtulmuş olan ve artık dünyanın kaba titreşimlerine geri dönmeye ihtiyacı kalmamış olan varlıklardır. Bu türvarlıkların kurtulmaları gereken sadece astral ve nedensel karmaları vardır.Bu varlıklar, astral ölümle, tarifsiz incelikte ve daha narin olan nedensel dünyaya geçerler. Kozmik yasayla belirlenmiş olan belli bir zaman süresi sonunda, bu ilerlemiş varlıklar, henüz bedelini ödememiş oldukları astral karmalarından kurtulmak üzere, yeni bir astral bedenle doğarak, Hiranyaloka’ya veya benzeri bir yüksek seviyeli astral gezegene dönerler.

Oğlum, benim özellikle dünyadan gelen astral varlıklar için değil, daha çok nedensel küreden geri gelerek astralde yeniden doğmuş olan bilinçler için bir kurtarıcı olarak, tanrısal emirle dirilmiş olduğumu, şimdi çok daha iyi anlamış olmalısın. Dünyadan gelenler, eğer halâ maddi karmanın izlerini taşıyorlarsa, Hiranyaloka gibi çok yüksek astral gezegenlere yükselemezler.

Dünyadaki birçok insan, meditasyonla elde edilen görü sayesinde astral hayatın üstün neşe ve avantajlarını değerlendirmeyi nasıl öğrenmemekte ve dolayısıyle, ölümden sonra, dünyanın sınırlı ve noksan zevklerine geri dönmeyi nasıl arzulamaktaysa, aynı şekilde birçok astral varlık da, astral bedenlerinin normal dağılışı esnasında, daha kaba ve daha zevksiz astral mutluluk düşüncelerine takılarak, nedensel dünyadaki ileri ruhsal neşe halini tasavuur edemezler ve astral cenneti yeniden ziyaret etmek arzusu duyarlar. Astralölümden sonra Yaratan’dan çok ince bir şekilde ayrışarak oluşmuş nedensel düşünce dünyasında kesintisizce kalabilmek için, böyle varlıklar, ağır astral karmalarının borcunu ödemek zorundadırlar.

Bir varlık, sadece, astral kozmosun göze hitap eden deneyimleri için daha fazla arzu hissetmediği ve oraya geri dönmek için baştan çıkarılmadığı zaman, nedensel dünyada kalabilir. Orada, tüm nedensel karmanın veya geçmiş arzuların borcunu ödeme işini tamamlayan sınırlanmış ruh, cehaletin üç tıpasının sonuncusunu da fırlatıp atar ve nedensel bedenin son kavanozundan çıkarak, Sonsuz Olan’a kavuşur.

İnsanın üç bedeninin birbirine nüfuz edişi, onun üç yönlü doğasında birçok şekilde ifade kazanmıştır. Dünyada uyanık haldeyken bir insan, az çok bu aracının farkındadır. Duyusal açıdan tatmak, koklamak, dokunmak, dinlemek veya görmek niyetini taşıdığında, esas olarak fiziksel bedeni aracılığıyla iş yapar. Hayalinde bir şey canlandırırken veya irade gücünü kullanırken, başlıca astral bedeni aracılığıyla iş yapar.İnsanın nedensel varlığıysa, kişi düşündüğünde veya derin bir şekilde iç gözlem ya da meditasyona daldığında ifade kazanır; dahice kozmik düşünceler, sık sık nedensel bedeniyle temas kuran insanlara gelir. Bu anlamda bir birey geniş anlamda “maddesel bir insan”, “enerjik bir insan” veya “entelektüel bir insan” olarak sınıflandırılabilir.

Bir insan, her gün yaklaşık 16 saat kendini fiziksel aracıyla bir tutar. Sonra uyur. Eğer rüya görürse, astral bedeninde kalır ve aynı astral varlıklarınyaptığı gibihemen hiç çaba sarf etmeden herhangi bir cismi yaratabilir. Eğer insanın uykusu derin ve rüyasızsa, kişi bilincini veya benlik duyusunu, birkaç saatliğine nedensel bedene nakleder; bu tür uyku canlandırcıdır. Rüya gören biri, nedensel bedeniyle değil astral bedenyile temastadır; onun uykusu tam olarak canlandırıcı değildir. (sayfa 413-430 arası)

                                       ———————————————————

Dua, bize Tanrı’nın desteği olmadan çaresiz olduğumuzu hatırlatan bir araçtır. Hiçbir çaba, dua olmadan, eğer arkasında Tanrı’nın kutsayışını barındırmıyorsai en büyük insani gayretin bile etkisiz kalacağını kesinkes kabullenmeden, tamamlanmış sayılmaz. Dua, boyun eğişe çağırıdır; kandini arındırmaya, iç arayışta bulunmaya bir çağrıdır. Mahatma Gandi

——————————————————

İnsan, her türlü haksızlık karşısında bağışlayıcı olmalıdır. Bağışlayıcılık, kutsallıktır; evren, bağışlayıcılık sayesinde ayakta durur. Bağışlayıcılık, tarif edilemez olanın görkemidir; affetmek fedakârlıktır; affetmek zihnin sakinleştirilmesidir. Bağışlayıcılık ve yumuşaklık, kendine sahip olabilen bir insanın nitelikleridir; sonsuz erdemi ifade eder. (sayfa 442)

Bunun üzerine Petrus İsa’ya gelip “Ya Rab” dedi “kardeşi bana karşı kaç kez günah işlerse onu bağışlamalıyım? Yedi kez mi?” İsa ona “Yedi kez değil” dedi “yetmiş kere yedi kez derim sana” Matta 18:21-22  Bu taviz vermeyen öğüdü anlayabilmek için derin bir şekilde dua ettim. “Rab” diyerek karşı çıktım “bu gerçekten mümkün mü?” Tanrısal ses sonunda cevap verdiğinde, kişini kibirini kıran bir ışık selini de beraberinde getirdi: “Ey insan, Ben hergün hepinizi kaç defa affediyorum?” (Sayfa 449, 388 numaralı dipnot açıklaması)

—————————————————————

Yogananda, hiçbir şey yemeden yaşayan ve “oruç tutan azize” olarak tanınan GİRİ BALA’yı ziyaret eder.Aralarında geçen konuşmalardan bazıları şöyledir:

Paramahansa Yogananda: “Lutfen bana kendi ağzınla söyle Anne, hiç besin almadan mı yaşıyorsun?”

Giri Bala: Bu doğrudur. Bugün 68 yaşındayım; 12 yaşımdan dört ay sonra başlayarak bugüne kadar- ellibeş yılı aşkın bir süredir- hiçbir şey yemedim ve hiçbir sıvı almadım.

P.Y. : Fakat aslında sen bir şekilde besleniyorsun.

G.B. Kuşkusuz

P.Y. Senin gıdan, havadaki ve güneş ışığındaki daha ince yapılı enerjilerden (*) ve medulla oblongatadan girerek bedenini şarj eden kozmik güçten geliyor.

(*) Cleveland’lı Dr. Geo Crile, 1933’de Memphis’deki bir tıp adamları toplantısında “Yediğimiz şey radyasyondur; besinimiz büyük ölçüde enerji kuantasıdır” demiş. Onun konuşmasının bir kısmı basında şöyle yayınlanmıştı: Bedenin elektrik devresi olan sinir sistemi için elektriksel akım sağlayan bu tümüyle önemli radyasyon, yiyeceğei güneşin ışınları tarafından kazandırılmaktadır. Atomlar, güneşsistemleridir. Atomlar, birçok kıvrılmış yay gibi, güneş ışımasıyla dolu olan araçlardır. Bu sayısız atom dolusu enerji paketçikleri, besin olarak bedene alınır. İnsan vücudunun içine giren bu gergin araçlar, yani atomlar, bedenin protoplazmasında yüklerini boşaltırlar ve bu ışıma yeni kimyasal enerjiler, yeni elektriksel akımlar sağlar. Bedenimiz bu tür atomlardan yapılmıştır.

Bilim adamları bir gün, insanların nasıl doğrudan güneş enerjisiyle yaşayabileceklerini keşfedecekler. Doğada “güneş ışığı kapanı” şeklinde davranma gücüne sahip olmasıyla bilinen tek madde KLOROFİLdir ve bunun nasıl olduğu da anlaşılamamaktadır. Klorofil, güneş ışığının enerjisini yakalar ve onu bitki içinde depolar. Bu olmadan, hiçbir hayat varolamazdı. Yaşamımızı sürdürmemiz için ihtiyacımız olan enerjiyi, yediğimiz bitkisel gıdalarda veya bitkileri yiyen hayvanlarınetlerinde depolanmış güneş enerjisinden elde ediyoruz. Kömürden ve petrolden elde ettiğimiz enerji, klorofil tarafından milyonlarca yıl önce bitkisel dünyaya hapsedilmiş olan güneş enerjisidir. Klorofilin aracılk etmesiyle, güneş sayesinde yaşıyoruz.

P.Y. Anne lütfen bana hayatından bahset.

G.B. Yaklaşık 9 yaşındayken bana söz kesildi. Annem beni sık sık uyarırdı: “Çocuğum iştahını kontrol etmeye çalış. Kocanın ailesindeki yabancıların arasında yaşama vaktin geldiğinde, eğer günlerini sadece yiyerek geçirirsen, senin hakkında ne düşünürler sonra?”

Annemin önceden gördüğü felâket, gerçeğe dönüştü. Kocamın ailesine girdiğimde sadece 12 yaşındaydım. Kayınvalidem, oburluğum yüzünden beni gece gündüz utandırırdı. Ancak, onun bu azarlayışı, kılık değiştirmiş bir KUTSAYIŞTI.

Bir sabah kayınvalidem benimle acımasızca alay etti. Ben de “Yakında bir daha hayatım boyunca asla yiyeceğe dokunmayacağımı sana kanıtlayacağım.” Kayınvalidem alay ederek güldü: “Demek öyle, henüz aşırı yemeden yaşayamazken, hiç yemeden nasıl yaşayacaksın?” Bu sorunun cevabı yoktu. Yine de kalbimde çelik bir kararlılık vardır. Gözden ırak bir köşede Göklerdeki Baba’ma seslendim: “Rab, lütfen bana, yiyecekle değil, Senin ışığınla yaşamayı öğretecek bir guru gönder.”

Üzerime bir vecit hali çöktü. Neşeyle büyülenmiş halde Ganj nehrine doğru yola koyuldum. Yolda kocamın aile rahibine rastladım. “Saygıdeğer efendim, lütfen şefkatinizle bana, yemeden nasıl yaşayabileceğimi anlatın.” Cevap vermeden bana baktı. Sonra “çocuğum, bu akşam tapınağa gel; senin için özel bir Vedik tören düzenleyeceğim” dedi.

Bu belirsiz sözler, aradığım cevap değildi; Ganj’a doğru yürümeye devam ettim. Sabah güneşi, suarın içine işlemişti; sanki kutsal bir inisiasyona hazırlanırmış gibi kendimi Ganj’ın sularında arındırdım. Üzerimde ıslak elbisemle nehri kenarından ayrıldığım sırada, günün göz kamaştıran parlaklığında, ustam kendini benim önümde maddeleştirdi. Sevgi ve şefkat dolu bir sesle “Sevgili küçüğüm, ben Tanrı tarafından, senin acil duanı gerçekleştirmek için buraya gönderilmiş olan guruyum. Tanrı, senin duanın olağandışı yapısından son derece etkilendi. Bugünden sonra, astral ışıkla yaşayacaksın; bedensel atomların, her defasında sonsuz akımla şarj olacak.”

Etrafta kimse yoktu fakat gurum, daha sonra yıkanmaya gelen başıboş insanların bizi rahatsız etmemesi için, etrafımıza koruyucu ışıktan bir aura saçtı. Beni, ölümlülerin kaba besin maddelerine bağımlılığından azat eden bir Kriya tekniğine inisiye etti. Bu teknik, belirli bir mantranın kullanımını ve sıradan bir insanın yapabileceğinden çok daha zor bir nefes egzersizini içerir. Hiçbir ilaç veya sihir söz konusu değildir. Kriya’nın dışında hiçbir şey yoktur.

Senelerce önce dul kaldım. Hiç çocuğum olmadı. Çok az uyurum. Gündüz eve ait görevlerimi yerine getirip gece meditasyon yaparım. Hiç hastalanmadım. Hiçbir bedensel salgım yoktur. Kalp atışımı ve soluğumu kontrol edebilirim.

P.Y. Anne, niçin başkalarına da yemeden yaşamanın yöntemlerini öğretmiyorsun?

G.B. Hayır. Gurumdan kesin bir şekilde, sırrı açığa vurmama emri aldım. Onun dileği, Tanrı’nın yaratılış oyununa karışmak değil. Eğer birçok insana yemeden yaşayabilmesini öğretseydim, çiftçiler bana pek eşekkür etmezlerdi. Lezzetli meyveler yararsızca yerlerde sürünürdü. Öyle görünüyor ki ıstırap, açlık ve hastalık, bizi eninde sonunda yaşamın gerçek anlamını aramaya sevk eden karmamızın kamçılarıdır.

P.Y.  Anne, yemeden yaşamak için sadece senin seçilmiş olmanın gereği nedir?

G.B. İnsanın Ruh olduğunu kanıtlamak. İnsanın, tanrısal ilerleyiş sayesinde, yavaş yavaş, yiyecekle değil de Sonsuz Işık’la yaşamasını öğrenebileceğini kanıtlamak. (Giri Bala’nın eriştiği yememe durumu, Patanjali’nin Yoga Sutraları’nın III:31’inde bahsedilen yogik bir güçtür. Azize, omurgada yer alan süptil enerji merkezlerinin beşincisi olan VİSUDDHA çakrayı etkileyen belirli bir nefes egzersizi kullanmaktadır. Gırtlağa karşı düşen bu çarka, fiziksel hücrelerin atomlar arası boşluklarına yayılmış olan beşinci elementi, akaşı veya eteri kontrol eder. Bu çakraya konsantre olmak, yoginin eterik enerjiyle yaşamasını sağlar) ( Sayfa 464-467)

—————————————————–

Yoganın evrensel çağrısı şöyledir: Sıradan insanın duygusal yeteneğinin çok üzerindeki bir kendini adama arzusu yerine, her gün kullanılabilecek bilimsel bir yöntem sayesinde, Tanrı’ya yaklaşılabilir ki bu yöntem de YOGAdır.

Dünya ile dost olmak isteyen, kendini Tanrı’ya düşman eder. İnsan, Tanrı’nın dostu olmak için, kendi karmasının veya eylemlerinin, kendisini bu dünyanın maya yanılgılarını yüreksizce kabul etmeye zorlayan kötülüklerinin veya şeytanlıklarının üstesinden gelmelidir. İnsanın karmik köleliklerinin kökleri, mayanın karattığı zihinlerdeki arzularda yattığından, yoginin uğraştığı esas konu, zihin kontrolüdür. Burada karmik cehaletin farklı pelerinleri bir kenara atılmıştır ve insan kendini doğuştaki özü şeklinde görür.

Yaşam ve ölümün gizemi, ki bu gizemin çözülmesi insanın dünyadaki macerasının tek amacıdır, insanın soluk alıp vermesiyle sıkıca bağlıdır. Soluksuzluk, ölümsüzlüktür. Bu gerçeği idrak eden Hindistan’ın eski rişileri (aydınlanmış bilgeler), tek ipucu olan soluğu yakalayıp, kesin ve akılcı bir soluksuzluk bilimi geliştirmişlerdir.

Bir insan (büyük bir hata yaparak) kendisini fiziksel şekliyle bir zanneder; çünkü ruhtan gelen hayat akımları soluk tarafından öyle yoğun bir güçle bedene aktarılır ki, kişi yanlışlıkla, etkiyi bir neden olarak kabul eder ve puta taparcasına, bedenin kendi başına bir hayatı olduğu hayaline kapılır. İnsanın üstün şuurluluk hali, VAROLUŞ’un bedene ve soluğa bağlı olduğu yanılgısından bağımsız olma halidir. Tanrı, soluk almadan yaşar; O’nun suretinden yapılmış olan bilinç de, sadece soluksuzluk durumunda kendi özünün bilincinde olur.

Şuur ile beden arasındaki soluk bağı, evrimsel karma gereği koparıldığında, ölüm adı verilen ani geçiş başlar. Fiziksel hücreler, kendi doğal güçsüzlüklerine geri döner. Fakat soluk bağı, Kriya Yogi tarafından, karmik gerekliliğin (yani ölümün) kabaca ve davet edilmeksizin araya girmesiyle değil, istediği zaman bilimsel bilgelikle koparılır. (sayfa 483)

                                                                                                                                                                    

ÇOCUKLARI ANLAMAK GEREK

Bay Weber’in şekerci dükkânına ilk gittiğim zaman yaklaşık dört yaşındaydım. Fakat, aradan yarım yüzyıl geçmesine karşın, o bol çeşitli şekerlemelerin kokusu halen burnumdadır. Bay Weber, başı kar beyaz bir bulut gibi saçlarla kaplı yaşlı biriydi. Ön kapıdaki zarif zil sesini duyar duymaz, sakin bir tavırla tezgâhın ardında görünürdü.

Küçük bir çocuk için, önüne özenle yerleştirilmiş nefis şekerlerden birini diğerine tercih etmek, hemen hemen olanaksızdır.  Birini seçerken, aklı hemen yanındakindedir “acaba o daha mı lezzetli” diye… Bay Weber, istenilen şekerleri külaha koyar, sabırla bir sonraki tercihi beklerdi. Ta ki Bay Weber’in kaşları yukarı kalkıncaya kadar… Bu “Bugünlük yeter, fazlası sağlığına zarar verebilir” demekti.  Çocuk, bu mesajı alır, kasaya ilerleyip aldığı şekerlerin parasını öder, dükkândan çıkardı.

Annem, haftada bir ya da iki kez, alışveriş için çarşıya giderdi.  Şekerci dükkânı yolumuzun üstündeydi ve çarşıdan her dönüşte mutlaka şekerci dükkânına uğrardık. İlk gidişimizden sonraki günlerde, annem bana, istediğim şekerleri seçmeme izin verdi.

O zamanlar para konusunda hiçbir fikrim yoktu. Sadece, işimiz bittiğinde annemin kasaya gidip hesap görmesi gerektiğini bilirdim. Ben de, günü geldiğinde cebimde hesap görecek param olsun diye, annemin bana ara sıra verdiği bir kuruşları biriktiriyordum.

Bir gün, annemin dalgınlığından yararlanıp, Bay Weber’in şekerci dükkânına tek başıma gittim. Dükkândan içeri girince Bay Weber beni yine her zamanki sakin tavrıyla karşıladı. Birbirinden cazip şekerlerden hangisini, daha doğrusu hangilerini alacağıma bir türlü karar veremiyordum. Ama sonunda iştahım kararsızlığımın önüne geçti ve birkaç çeşit şeker seçtim. Bay Weber sabırla isteklerimi yerine getirip kasaya doğru ilerledi. Ben de kasanın önüne gelip, elimde sıkı sıkıya tuttuğum dört adet bir kuruşu tezgâhın üzerine bıraktım. Bay Weber paraları büyük bir ciddiyetle alıp kasasına koydu ve bana şeker külahını uzattı.

Evimize çok yakın  da olsa şekerci dükkânına yalnız başıma ve haber vermeden gittiğim için annem bana çok kızdı. Fakat, onca şekere dört kuruşluk sermayemle ödeme yaptığımı duyunca hiçbir şey söylemedi, sadece düşünceli düşünceli  “Hımmmmm” dedi.

Yıllar geçti, bu arada biz o mahalleden taşındık. Sonra ben başka bir kente yerleştim ve orada evlenip aile reisi oldum. Eşimle birlikte, süs balıkları, akvaryum malzemeleri v.s. satan bir dükkân açtık. Vitrini ve dükkânın içini süsleyen büyük akvaryumlarda, dünyanın dört bir tarafından gelmiş olan renk renk balıklar, büyük küçük herkesin ilgisini çekiyordu. Yoldan geçenlerin, almasalar da  vitrinin önünde durup hayranlıkla balıkları seyretmeleri çok hoşumuza gidiyordu.

Bir gün dükkâna, dört beş  yaşlarında cin gibi bakışlı bir oğlan çocuğu girdi. Akvaryumların önünde bir süre gezindikten sonra,  çok gösterişli, kırmızı bir balığı göstererek “Bunu satın almak istiyorum” dedi. Hemen çocuğun dileğini yerine getirdim, balığı, su ile dolu bir naylon torbanın içine koyup ağzını sıkıca kapattım. “Dikkatli taşı” diyerek naylon torbayı çocuğa uzattım. Çocuk, torbayı aldı ve balığın parasını vermek üzere, sıkıca  kapalı tuttuğu sol elini açtı. Avucunda dört adet bir kuruş vardı.

Bir anda yıllarca öncesine gittim. Bay Weber’in şekerci dükkânı, avucumun içindeki dört kuruş, daha birçok anı….. Ben bunları düşünürken, çocuğun “yoksa param az mı geldi?” sözüyle kendime geldim. Benim bir anlık durgunluğumu çocuk o şekilde yorumlamıştı. Hemen  “Hayır!.. Tam da bu balığın ederiydi” dedim.

Eşimin hayret dolu bakışları üzerimdeyken, çocuğun kapıdan çıkmasını bekledim. Eşim, “Herhalde bunun bir açıklaması var” dedi. Yıllar önce yaşadıklarımı bir kez de ona anlattım ve “Başka türlü davranamazdım” dedim. Eşim, hüngür hüngür ağlayarak geldi, boynuma sarıldı. O anda Bay Weber’in şekerlerinin  tadını damağımda duyumsuyordum.

ROSETO’NUN GİZEMİ

(SEVGİNİN GÜCÜ)

                   Malcolm Gladwell, “Çizginin Dışındakiler” adlı kitabında küçük bir İtalyan kasabasından sözeder; Roma’nın yüzelli kilometre güneydoğusunda, Apenin Dağları eteklerinde yer alan Roseto Valfortore …  Çok eski bir yerleşim bölgesi olan Roseto’da yaşam zordu. Köylüler yüzyıllarca, ya çevre tepelerdeki mermer ocaklarında çalıştılar ya da sabahları yamaçlardan aşağı beş-altı kilometre yürüyüp, aşağı vadideki taraçalı topraklarda tarım yaptılar. Bu yorgunluğun üstüne, akşamları da yamacı gerisin geriye tırmanıp evlerine ulaştılar. Yaşam zordu. Köy halkı neredeyse hiç okuma-yazma bilmiyordu, son derece yoksuldu ve ekonomik anlamda iyileşme ümidi de pek yoktu. Ta ki ondokuzuncu yüzyıl sonlarında, okyanusun ötesinde çok şey vaad eden yeni bir  kıtanın haberi ulaşıncaya dek…

1882 yılı Ocak ayında 11 Roseto’ludan oluşan bir grup New York’a yelken açan bir gemiye bindi. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, yeni kıtadaki  ilk gecelerini Manhattan’ın küçük İtalyası Mulberry Caddesi’ndeki bir barda, yerde uyuyarak geçirdiler.

New York yaşamı onların düşüncelerine uymayan bir yaşam şekliydi. Batıya gitmeyi göze aldılar ve sonunda Pennsylvania’nın Bangor kasabasına120 kilometreuzaklıktaki bir ARDUVAZ ocağında iş buldular.

Ertesi yıl 15 Roseto’lu daha Amerika’ya gitmek üzere Roseto’dan ayrıldı ve bu gruptan da birkaç kişi Bangor’daki hemşehrilerine katıldı. Çok geçmeden Roseto’lu gruplar ard arda çantalarını toplayıp Pennsylvania’ya akın etti. İtalya’daki kasaba neredeyse tamamen boşalmıştı.

Rosetolular, Bangor’a yakın bir dağın yamacında arazi satın almaya başladılar ve İtalya’dakilere neredeyse tıpatıp benzeyen küçük şirin evler inşa ettiler. Başlangıçta köylerine “Yeni İtalya” (New Italy) adını verdiler ama bir süre sonra buranın Roseto olmasının daha uygun olacağına karar verdiler. Çünkü köyün hepsi İtalya’daki Roseto’dan göçenlerdi..

1896’da köy kilisesinin başına çok dinamik, genç bir papaz geçti. Bu kişi, kasaba halkını, evlerinin çevresindeki toprakları temizleyip, soğan, fasulye, patates gibi sebzeler ve meyve ağaçları ekmeye teşvik etti. Sonuç inanılmazdı. Kasabaya canlılık geldi. Sebze-meyvanın yanı sıra hayvan da yetiştirmeye başladılar. Kendi şaraplarını kendileri yaptı. Her şeyiyle kendilerine yetiyorlardı.

Komşu kasaba Bangor, büyük oranda İngiliz ve Kelt idi. Ona komşu başka bir kasaba da çoğunlukla Alman’dı. Her üç kasabanın da birbirinden haberi yoktu desek yalan olmazdı. Bu üç kasaba halkının birbiriyle ilişkilerinin yok denecek kadar zayıf olması da doğaldı.

Stewart Wolf bir doktordu; sindirim ve mide üzerine ihtisaslaşmış, Oklahoma Üniversitesi tıp fakültesinde de öğretim üyesiydi. Yazlarını Pennsylvania’da Roseto’ya yakın bir çiftlikte geçiriyordu. Aslında bunun pek bir anlamı yoktu çünkü Roseto o kadar kendi dünyasında yaşıyordu ki, komşu kasabada olmanıza rağmen Roseto hakkında bilginiz olmayabilirdi. Ama Dr. Wolf 1950’lerin sonlarında Roseto’daki yerel bir tıp derneğinde bir konuşmaya davet edildi. Konuşması bitince, oradaki doktorlardan biri onu bira içmeye davet etti. İçkilerini yudumlarken ev sahibi doktor şöyle dedi: 17 yıldır bu meslekteyim. Bana çevredeki her yerden hastalar gelir, ancak Roseto’dan gelip de 65 yaşın altında kalp hastalığına yakalanmış biriyle karşılaştığım çok ama çok enderdir.” Wolf hayretler içinde kalmıştı. Bu konuşma, 1950’lerde kolesterol düşürücü haplar ve kalp hastalıklarını engellemeyi hedefleyen sert önlemler ortaya çıkmadan önce oluyordu. Kalp krizi Amerika’da yaygındı. 65 yaşın altındaki erkekler arasında önde gelen ölüm nedeniydi. Doktor olup da kalp hastalığıyla karşılaşmamak olanaksızdı.

Wolf bu durumu araştırmaya karar verir. Oklahoma’daki meslektaşları ve öğrencilerinden yardım istedi. Olabildiğince gerilere giderek, kasaba sakinlerinin ölüm raporlarını incelediler. Kasaba halkını, kan testleri, EKG gibi taramalardan geçirdiler. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Roseto’da 55 yaşın altında kalp krizinden ölen ya da herhangi bir kalp hastalığı belirtisi gösteren hemen hiç kimse olmamıştı. Roseto’da 65 yaş üzeri erkekler arasında kalp hastalığından ölüm oranı, tüm Amerikadakinin yarısı kadardı. Hatta Roseto’da her türlü nedenle ölüm oranı, beklenenin % 30-35 altındaydı.

Wolf araştırmayı biraz daha genişletti. Oklahoma’dan bir sosyolog arkadaşı da devreye girdi. 21 yaş üzerindeki herkesle tek tek görüşüldü. Hiç intihar vakası yoktu. Hiç alkolizm vakası yoktu. Hiç ilaç ve uyuşturucu bağımlılığı vakası yoktu. Suç oranı çok düşüktü. Sosyal yardım alan hiç kimse yoktu. Wolf’un ihtisas alanına giren mide rahatsızlıklarından peptik ülser hiç yoktu. Bu insanlar yaşlılıktan ölüyordu o kadar..

Wolf’un ilk aklına gelen, Roseto’luların İtalya’dai eski yaşantılarından getirip sürdürdükleri ve onları Amerikalılardan daha sağlıklı kılan kimi beslenme alışkanlıkları olabileceği oldu. Ancak böyle olmadığı çabucak ortaya çıktı. Roseto’lular yemeklerini, daha sağlıklı bir seçenek olan zeytinyağı yerine, İtalya’da da kullanmış oldukları domuz yağıyla pişiriyorlardı. İtalya’dai pizza, domates, balık, soğan, sıvı yağ içeren ince bir ekmek tabakasıydı. Pennsylvania’da ise ekmek hamuru artı sosis,salam, jambon, demekti. İtalya’da sadece Noellerde ve yortularda yenilen biscotti ve taralli gibi tatlılar, burada yıl boyu yeniyordu. Wolf, Rosetoluların tipik beslenme alışkanlıklarını diyetisyenlere analiz ettirdiğinde, kalorilerini, % 41 gibi okkalı bir oranda yağlardan aldıkları ortaya çıktı. Burası, insanların gündoğumunda yataktan kalkıp yoga yaptıkları ya da bisiklete atlayıp10 kilometre aktif pedal çevirdikleri bir kasaba değildi. Pennsylvania Rosetoluları çok sigara içiyordu ve birçoğu obez sınırının üzerinde şişmandı.

Peki bulgular diyet ve egzersizle açıklanamıyorsa, genetikle açıklanabilir miydi? Bunun için Rosetoluların, ABD’nin başka yerlerinde yaşayan  akrabalarını inceledi. Bu da değildi…

Pennsylvania’da dağ eteklerinde temiz havada yaşamak mı etkiliydi acaba? Roseto’ya en yakın iki kasaba, dağın hemen aşağısında bulunan Bangor ile, birkaç kilometre uzaklıktaki Nazareth idi. Her ikisi de Roseto ile yaklaşık aynı büyüklükteydi ve her ikisinin de nüfusu aynı türden, yani çalışkan Avrupalı göçmenlerden oluşuyordu. Wolf, her iki kasabanın da tıbbi kayıtlarını taradı. Nazareth ve Bangor’da 65 yaş üzeri erkeklerde kalp hastalığından ölüm oranı, Roseto’dakinin üç katıydı. İşte bir çıkmaz sokak daha…

Roseto’nun sırrı, diyet, egzersiz, genetik ya da lokasyon olmadığına göre neydi? Wolf ve arkadaşları kasabada bu kadar zamandır gezip dolaşırken Rosetoluların birbirleriyle olan sosyal ilişkileri dikkatlerini çekti. Birbirlerini sık sık ziyaret ediyor, sokakta karşılaştıklarında uzun uzun sohbetler ediyor, evlerin bahçelerinde bir araya gelip yemekler pişiriyorlardı. Evlerde çoğunlukla iki ya da üç kuşak bir arada yaşıyor ve bu evlerde saygı ve sevgi en üst düzeyde idi. Kiliseye devam çok yüksek orandaydı. Nüfusu 2.000’in altında olan bu kasabada  22 sivil kuruluş saptadılar. Zenginler, kendilerini yukarılara çekip diğerleriyle görüşmeme gibi bir davranıştan çok uzaktı. Aksine ihtiyacı olanlara ellerinden geldiğince yardımcı oluyorlardı. Başarısızlıklar hemen tolere edilmeye, halledilmeye çalışılıyor, en azından hoşgörülüyordu. Kasabada,  sevgiye dayalı bir yaşam felsefesi her yanı sarmıştı. Aralarında, güçlü, koruyucu, kollayıcı, sevgi dolu bir sosyal yapı kurulmuştu.

Rosetolular, Tanrı’nın biz insanlara Özünden armağan ettiği sevgiyi ve onun gücünü biliyor ve en güzel şekilde kullanıyorlar. Dileriz tüm insanlar bu güzelliği kısa zamanda fark eder ve sağlıklı toplumlar oluşturur.

BİTKİLERİN GİZEMLİ DÜNYASI

Bitkilerin, ruhsal doyum sağlayan estetik titreşimlerini içgüdüsel olarak sezen insanoğlu, yaşamının en mutlu, en duygulu anlarını bir bitki örtüsü ile paylaşır. Çiçekler, doğumdan ölüme kadar çeşitli ortamlarda duygularımızı bizimle paylaşmıştır. Doğan bir bebeğin getirdiği mutluluğu, gönderilen sepet sepet çiçeklerle paylaşırız. Doğum günü, evlilik yıldönümü ve buna benzer kutlamalarda duygularımızı, yine gönderdiğimiz buketlerle ifade etmeye çalışırız. Sevgimizi ifade etmek için çiçeğin yardımını isteriz. Sevdiğimizle başbaşa bir yemek yemek istediğimizde, masanın üzerinde bir çift mumun yanısıra mutlaka çiçek bulundurmaya özen gösteririz. Hasta ziyaretine giderken genellikle çiçek götürürüz. Ve sevdiklerimizi son yolculuğuna uğurlarken yine duygularımızı ifade edebilmek için çiçeklerden yardım isteriz.

Bir odayı içinde yaşanabilir güzelliğe kavuşturabilmek için ilk yapacağımız şey, saksıda ya da vazoda bir çiçek bulundurmaktır. Günlük çalışmalarımızın stresinden bir an kurtulmak için çalışma odamızı çiçekli ya da çiçeksiz bitkilerle süsleriz. Yorucu bir günün sonunda eve gitmeden önce yolumuzu bir parktan geçirecek olursak, enerji yükleneceğimizi düşünürüz. Fırsat buldukça ağaçlık yerlerde, yemyeşil çayırlarda dolaşmayı arzu ederiz. Kısaca, duygusallığımızı en iyi şekilde ifade edebilmek için bitkilerden, çiçeklerden yardım isteriz.

Bitkiler bizim yaşam kaynağımızdır. Bitkiler olmaksızın ne soluk alabilir ne de gıdalanabiliriz. Her yaprağın alt yüzündeki milyonlarca kıpır kıpır ağız, havadaki karbon dioksidi alıp oksijen verme işine adamıştır kendisini. Hergün, toplam elli milyon kilometrekarelik yaprak yüzeyi, insanlar ve hayvanlar için gerekli oksijen ve besin üreten, fotosentez mucizesini geçekleştirmektedir.

Bu denli yararları olan bitkilerin hayatlarının incelenmesine çok eskiden beri ilgi duyuldu ve botanik, bir bilim dalı olarak önemli yer kazandı. Ancak, tüm çalışmalar, bitkilerin fizyolojik hayatları ile ilgiliydi. Onların da ruhsal bir hayatı olabileceğini, duygularını ifade edebileceğini, duygusal düşünce ve davranışlardan etkilenebileceğini incelemek kimsenin aklına gelmedi. Taa ki …..

GÜZEL BİR TESADÜF

Yıl 1960.. Amerikalı yalan makinası uzmanı Clee Backster, dünyanın her yanından gelen polislere ve görevlilere, poligraf aygıtının kullanılmasını öğretmektedir.  Aygıt iki kısımdan oluşuyor. Galvanonetre ve yazıcı…. Bir canlının, örneğin denek olarak kullanılan kişinin gövdesinden zayıf bir elektrik akımı geçirilirken, bu kişinin en küçük duygusal dalgalanmaları ve kafasından geçirdiği imgeler, galvanometre göstergesinin ya da hareket eden grafik kâğıdı üzerindeki yazıcı ucun oynamasına neden olur. Yani, düşünce ve duygu uyarısıyla insan gövdesinin elektrik geriliminde oluşan değişmeler ölçülür. Backster, yorucu  bir iş gününün sonunda odasında otururken birden aklına esti ve yalan makinasının elektrodlarını, deve tabanı dediğimiz bitkinin yaprağına bağladı. Backster’in  amacı, bitkiye su verildiğinde, suyun emilişini ve bitkinin buna herhangi bir tepki gösterip göstermeyeceğini anlamaktı. Bitkide kayda değer bir reaksiyon saptamadı. Saptayamadı çünkü suyun bitki içindeki hareketi tamamen fizyolojik bir olaydı.

İnsanda galvanometre göstergesini sıçratacak kadar güçlü bir tepki elde etmenin en etkin yolu, onun yaşamını ve mutluluğunu tehdit etmektir. Backster de bu düşünceden yola çıkarak bitkinin yapraklarından birini, o sırada elinde tuttuğu sıcak kahve fincanına sokuverdi. Aygıt yine belirgin bir tepki vermedi. Daha vahşi bir saldırı yapmaya karar verdi. Elektrodların bağlı olduğu yaprağı yakacaktı. Kafasında yakma düşüncesini canlandırmasıyla birlikte, yazıcı uçta bir hareket oldu. Backster kıpırdamamıştı. Peki ne olmuştu? Bitki aklından geçenleri mi okumuştu? Kibrit almak için odadan dışarı çıkıp geri döndüğünde, grafik üzerinde yeni ve ani bir dalgalanmanın kaydedildiğini gördü. Daha sonra yaprağı yakacakmış gibi hareket ettiğinde hiçbir tepki görmedi. Acaba bitki, gerçek ve yapmacık niyetleri de ayırd edebiliyor muydu?

Gördükleri bir tesadüf müydü yoksa gerçek miydi? Backster için yeni bir ufuk açılmıştı. Sayısız deneylerin bir başlangıcı olmuştu bu.. Önce, olayın kendi gözünden kaçmış mantıklı bir izahı olup olmadığını araştırdı. Bitkinin olağandışı bir yanı var mıydı? Ya kendisinin? Poligraf aygıtının bir kusuru olabilir miydi? Deneyleri kendi yaptı, yardımcılarına yaptırdı; ülkenin başka yerlerindeki meslektaşlarından yardım istedi. Otuza yakın bitki üzerinde deneylerini tekrarladı. Hepsi de benzer gelişmeler gösteren bu deneyler, yaşama başka bir görüş açıcından bakması gerektiğini söylüyordu.

BİTKİLER DE BAYILIR

Yaptığı çalışmalar sonrasında çok önemli sonuçlar elde etti. Birincisi, bitkilerin kendi düşüncelerini sezme yetenekleri vardı; yani duyu ötesi algılama yapabiliyorlardı. Yukarıdaki deney bunun en güzel örneğiydi.

Ayrıca, büyük bir tehlike karşısında kaldıklarında ya da kendilerine zarar verilebileceğini hissettiklerinde, insandakine çok benzer şekilde baygınlık geçiriyorlardı. Buna da şu tesadüfi olayla ulaştı. Bir gün, Kanadalı bir bayan fizyolog Backster’i ziyarete gelir. Backster misafirine deneylerinden örnekler vermeyi düşünmektedir. Birinci bitkide hiçbir cevap yoktur. İkincisinde de, üçüncüsünde de.. Backster, poligraf aygıtında bir bozukluk olabileceği düşüncesiyle aygıtı gözden geçirir. O da çalışmaktadır. Bütün bitkiler sanki kendinden geçmiş gibidir. O anda Backster’in aklına bir soru gelir. “İşiniz, herhengi bir yönüyle bitkilere zarar veriyor mu?” “Evet” diye cevap verir bayan fizyolog “üzerinde çalıştığım bitkileri öldürürüm, kuru ağırlıklarını ölçmek için bir fırında pişiririm onları.” Bitkilerin bayılma nedeni belli olmuştu. Konuğun salonu terketmesinden ancak 45 dakika sonra bitkiler kendilerine gelebilmişlerdir. Bu deneyim Backster’e, bitkilerin insanlar gibi bayılabileceklerini göstermiş oldu.

BİTKİLERİN BELLEKLERİ VAR MI?

Bitkilerin bellekleri var mıydı? Bu sorunun cevabını araştırmak amacıyla bir çalışma hazırladı. Backster’in öğrencilerinden altısı, yapılacak deney için gönüllü oldular. Bir kabın içine altı küçük kıvrılmış kâğıt konuldu. Kâğıtlardan birinde, aynı odada bulunan bitkilerden birini kökünden sökmek, ayak altına alıp çiğnemek ve bütünüyle öldürmek şeklinde bir talimat yazılıydı. Cinayet, tamamiyle gizli işlenecekti. Yani ne Backster ne de diğer öğrenciler suçlunun kim olduğunu bilmeyeceklerdi. Suçu işleyecek olan da içeri girip kâğıdı açıncaya kadar ne yapacağını bilmeyecekti. Çünkü kapıdan içeri şartlanmış olarak girerse bitkide korku sinyalleri saptanabilirdi ki bu da deneyi saptırabilirdi. Katili, yalnızca odada bulunan ikinci bitki bilecekti.

Deney tamamlandı. Backster bile halen katilin kim olduğunu bilmiyordu.  Backster odaya girdi ve sonra da teker teker deneye katılan öğrenciler içeri girdiler. Diğer beş öğrenciye hiç tepki vermeyen bitki, gerçek suçlunun her yanına yaklaşışında, yazıcının ibresini çılgın gibi oynatıyordu. Demek ki bitkilerin sadece duyguları algılamanın ötesinde, geçmişi de hatırlayan bellekleri vardı.

BİTKİ, SAHİBİNE AŞIK

Backster, bitkilerle bakıcıları arasında bir bağlılık oluştuğunu da deneyimledi Backster. Yanlarında olmadığı zaman bile, onlarla ilgili düşüncelerine cevap veriyorlardı bitkiler. Önce yan odadan giderek daha uzaktan yaptığı deneylerde, bitkilerin kendi düşüncelerine cevap verdiğini saptadı. Daha doğrusu, kişinin duygularını algılıyor ve ona paralel reaksiyon veriyordu. Örneğin kişi kızarsa, bitki bunu hemen algılıyordu. Kişinin kendisine gönderdiği sevgi mesajlarını da hemen algılıyordu. Hattâ, bir konferans gezisinde, daha önce yaptığı deneylerin slaytlarını gösterirken, kilometrelerce uzaktaki bürosunda bulunan bitkilerin tepki gösterdiklerini saptadı. Bir kez bir kişiyle bağlantı kurduktan sonra, bu kişi nerede ve kiminle olursa olsun, bu bağlantıyı koruyabiliyorlardı bitkiler.

 Ne tür bir enerji dalgasının insanın düşünce ve duygularını bir bitkiye iletebileceği konusunda bir görüşü yoktu Backster’in. Bitkiyi kurşundan yapılmış bir kabın içine, hattâ Faraday kafesi içine koyarak dış etkilerden korumaya çalıştı ama her iki perdeleme yöntemi de, bitkiyi insana bağlayan iletişim kanalını tıkamakta etkisiz kaldı.

KARİDESLERİN FERYADI

Bir başka çalışmasında Beckster, canlı minik karidesleri bir çanak içinde soğuk suyun içine koydu. Altta bir başka kapta su kaynıyordu. Hazırladığı deney ortamında bir alet, bilmedikleri bir zamanda üstteki çanağı devirip karidesleri kaynar suya dökecekti. Zamanı bilmedikleri için Backster’in duygularını bitkilerin algılama olasılığını ortadan kaldırmış olacaklardı. Deneylerin sonuçları, bitkilerin kaynar suda ölen karideslere aynı anda ve güçlü olarak tepki gösterdiklerini ortaya koydu. Deney ve sonuçları 1969 yılı sonunda Uluslararası Parapsikoloji Dergisinde yayınlandı.

Backster, araştırmalarına devam ederken bir süre sonra deneylerini poligraf yerine kardiyograf (kalp elektrosu) daha sonra da ensefalograf (beyin elektrosu) kullanmaya başladı. Çünkü bu aletler poligraftan çok daha duyarlıydılar.

Backster’in bir radyo programını dinleyerek etkisi altında kalan ve bu konuda çalışmalara başlayan bir başka araştırıcı Pierre Paul Sauvin isimli bir elektronik uzmanı olmuştur. Geliştirdiği elektronik aygıt Backster’in aygıtından 100 kat daha hassas kayıtlar yapabiliyordu. Sauvin de yaptığı çalışmalar sonucunda şunun farkına vardı: En iyi sonuçları, özel yakınlık kurduğu bitkilerden alabiliyordu.

BİTKİLER SAYI SAYIYOR

Japonya’da Yokohama yakınlarında yaşayan bir felsefe doktoru ve aynı zamanda başarılı bir elektronik mühendisi olan Dr. Ken Hashimoto, bitkiler aleminde en iyi sonuçları veren bir aygıt geliştirdi. Backster’in deneylerini okuduktan sonra, akupunktur iğneleri yardımıyla kaktüs ailesinden bir bitkiyi bir poligraf aygıtına bağladı.(Kendisi aynı zamanda Japon polisine yalan makinası konusunda danışmanlık da yapmaktaydı). Amacı, karşısına aldığı bir bitkiyle gerçek bir konuşma yapabilmekti. Kişilerin konuşmalarını yani seslerini nasıl elektronik çizgiler haline getirebiliyorsa, sistemi tersine çevirip, grafik çizgilerini de sese dönüştürebilmeyi amaçladı. Yaptığı çalışmalar başarısızdı. Ama karısı bayan Hashimoto, onun başarısızlığını bir anda başarıya çevirdi. Kendisi, bitkileri çok seven ve iyi çiçek yetiştirici olarak tanınan bir kimseydi. Bayan Hashimoto, bitkiye olan sevgisini dile getirdiğinde cevap gecikmedi. Çıkan titreşimler sese dönüştürüldüğünde, uzaktan gelen ince bir vınlamaya benziyordu. Ama hoş ve değişken ritm ve tonlarıyla daha çok bir şarkıya benziyor, zaman zaman duygulu ve neredeyse neşeli bir havaya bürünüyordu. Bayan Hashimoto bitkiyle öyle bir yakınlık kurmuştu ki, çok geçmeden bitkiye sayı saymasını ve yirmiye kadar toplama yapmasını öğretmişti. 2+2’nin kaç ettiği sorusuna kaktüsün verdiği sesli yanıtı kayıt cihazındaki grafiklere uyarladıklarında, dört belirgin tepe noktası oluşturduğunu gördüler.

CAN VEREN SEVGİ

Backster ile Sauvin deneylerine ABD’nin doğusunda devam ederken Kaliforniya’da Marcel Vogel isimli araştırma kimyageri de konu üzerine eğildi. Çalışmalarından birini, psişik yetenekleri olan arkadaşı Vivian Wiley ile birlikte yaptı. Bayan Wiley evinin bahçesindeki taşkıran çiçeğinden iki yaprak kopardı; birini yatağının yanındaki etajerin üstüne, diğerini de oturma odasına koydu. “Her sabah kalktığımda başucumdaki yaprağa bakıp onun yaşamasını diliyorum, öbürüne ise hiç ilgi göstermiyorum. Ne olacağını birlikte göreceğiz” dedi bayan Wiley. Bir ay sonra Vogel’i çağırdı ve yaprakların resmini çekmesi için fotoğraf makinasını da getirmesini istedi. Vogel gördüğüne inanamıyordu. İlgi görmeyen yaprak kararmış, buruşmuş, çürümeye başlamıştı. İlgisin hergün üzerinde yoğunlaştırdığı yaprak ise sanki yeni koparılmışcasına yaşam dolu ve yemyeşildi.

Vogel, bu çalışmadan çok etkilendi ve kendisi de üç karaağaç yaprağıyla deneyi tekrarladı. Alınan sonuç yine çok etkileyiciydi. Vogel psişik enerjinin gücüne tanık olmuştu.

Vogel, bir başka deneyinde, devetabanı bitkisinin yapraklarını galvanometreye bağladı. Bitkinin önünde duruyor, tümüyle gevşemiş olarak derin soluklar alıyor ve parmaklarını bitkiye dokunurcasına yaklaştırıyordu. Aynı zamanda da bir dosta yöneltilebilecek türden sıcak duygularını bitkiye aktarmaya çalışıyordu. Her yapışında da aygıtın yazıcı ucu titreşimler kaydediyordu. Üç beş dakika sonra Vogel’in sevgi sinyalleri bitkide hiçbir harekete neden olmuyordu; sanki onun çağırılarına karşılık olarak tüm enerjisini tüketmiş gibiydi. Vogel bu çalışmalar sonucunda düşüncelerini şöyle açıklıyordu: “Bitkiler aşırı duyarlıdır. Çevrelerine enerji verirler, insana yarar sağlayan güçler yayarlar. Kişi, kendi güç alanına akan bu enerjiyi hissedebilir. Kişinin güç alanı da, karşılıklı olarak bitkiyi besleyebilir.” Vogel, Amerikan yerlilerinin bitkilerin bu özelliğini çok iyi bildiklerini söylüyor. İhtiyaç duydukça ormana gidiyor, kollarını ki yana açıp sırtlarını çam ağaçlarına yaslayıp, kendilerini ağacın gücüyle tazelerlerdi.

Bir gün Vogel’i psikolog bir arkadaşı ziyarete geldi. Bitkilerin psişik etkilenmesini göstermek için Vogel, arkadaşından bitkiye güçlü bir duygu göndermesini istedi. Bitki, ani ve yoğun bir tepki dalgasını takiben birdenbire kabuğuna çekiliverdi. Vogel arkadaşına, aklından ne geçirdiğini sorduğunda aldığı cevap çok enteresandı: “Onu evimdeki deve tabanıyla karşılaştırdım ve benimkinin daha üstün olduğunu düşündüm.” Vogel’in devetabanı küsmüştü. Gerçekten de 15 gün süreyle bitki somurttu durdu.

 SOVYETLER BOŞ DURMUYOR

1970 yılının ekim ayında Rusya’da çıkan Pravda gazetesinde bir yazı, bitkilerin gizemli dünyasına bu ülkenin bilimadamlarının da ilgisiz kalamadıklarını gösterdi. Yazının başlığı “bitkiler konuşuyor, hattâ çığlık atıyorlar”dı. Pravda gazetesi muhabirlerinden Chertkov, Moskova Tarım Bilimleri Akademisi’nde şahit olduğu bir deneyi şöyle anlatıyordu: “Bitkilerin başlarına gelenlere boyun eğip, acılara sessizce katlanır sanıp, görünüşe aldanıyoruz. Arpa filizi kökleri sıcak suya daldırıldığında, bağırdı, ağladı… Bitkilerin sesi, ancak özel ve son derece duyarlı bir elektronik aygıtla kaydediliyordu, bu doğru. Yine de geniş kâğıt şerit üzerindeki dipsiz gözyaşı ırmağı apaçık görülüyordu. Yazıcı uç çıldırmış gibi titriyor ve arpa filizinin ölüm acısını kâğıda döküyordu. Oysa bu sırada minik bitkiye bakanların, onun neler çektiğin kestirmeleri olanaksızdı.”

Bir başka çalışmada, bitkilerin tümüyle mantıklı hareket ettiklerine değiniyordu. “Bitki, kendisine verilen suyun hepsini gövdeye indirmiyor, saatte yalnız iki dakika içiyor, ve su gereksinimini bilinçli bir şekilde düzenlemiş oluyor.”

Sovyet bilim adamı Alexander Gurvich, bitkilerin gözle görülmeyen bir ışıma yaydıklarını keşfetti. Gurvich, insanlar üzerinde yaptığı deneylerde onların da bu ışınları yaydığını, ama hastalık durumunda ışınların değişime uğradığını gördü. Hasta bir insanın, bir maya kültürünü birkaç dakika elinde tutması maya hücrelerini öldürmeye yetiyordu.

İki sovyetbilim adamı Pushkin ve Fetisov, hipnozla uyutulan kişilerin daha süptil dalgalar yayabilecekleri ve bitkilerle daha iyi anlaşacakları varsayımından yola çıkarak, Tanya adlı yardımcılarını hipnotize ettiler. Tanya’ya “dünyanın en güzel kızı” olduğunu söylediler. Bir bitkiye bağlı kayıt kalemi, kızın sevincine, aşırı tepki verdi. Sonra kıza çok üşüdüğünü söylediler, kız titrerken bitki yine güçlü bir tepki verdi.  Tanya isimli yardımcılarına, birden ona kadar bir sayıyı içinden tutmalarını istediler. Tanya sayıyı açıklamayacaktı ve her soruya “hayır” diye cevap verecekti. Araştırmacılar birden ona kadar yavaş yavaş saymaya başladılar. Her sayıdan sonra duruyorlar ve tuttuğu sayının bu olup olmadığını soruyorlardı. Tanya da her soruya kesin bir “hayır” ile cevap veriyordu. Beş sayısına gelindiğinde Tanya’nın kesin “hayır” cevabına rağmen bitkinin tepki gösterdiği gözlendi. Gerçekten de Tanya’nın tuttuğu sayı beş idi.

İŞKENCECİYİ TANIYORLAR

Bitkilerin belleği olup olmadığını araştıran Backster’in deneyinin bir benzeri de yine Rusya’da yapıldı. Şahsın birine bir sardunya çiçeği veriliyor. O da çiçeğe olabildiğince kötü davranıyor; hattâ işkence ediyor. Çimdikliyor, yapraklarını koparıyor, gövdesine, dallarına, yapraklarına iğneler batırıyor, asit damlatıyor, kibritle yakıyor ve köklerini kesiyor. Bir başka adam ise aynı sardunyaya candan bir yakınlık gösteriyor. Yaralarını sarıyor, dallarına sık sık su püskürtüyor, toprağını havalandırıyor. Bitkinin yaprağına elektrodlar bağlanıp deney başladığında, işkenceci adam bitkiye yaklaştığında kaydedici alet çılgına dönüyordu. Bitkinin korkup dehşete düştüğü apaçık ortadaydı. Elinden gelse kendini pencereden aşağı atacak ya da işkencecinin üzerine saldıracaktı. Kötü adamın odadan çıkıp iyi adamın içeri girmesinin üzerinden saniyeler geçmeden sardunya yatıştı. Dalgalanmalar söndü, çizgiler sanki bitkinin mutluluğunu gösterircesine dümdüz uzanıyordu. Bu deney de gösteriyordu ki bitkilerin belleği var ve izlenimlerini uzun süre saklayabiliyorlar.

 Sovyet bilimadamları, çalışmaları sonunda, bitkiler arasındaki dayanışmayı da ortaya çıkardılar. Sulanmış bir bitki, susuz kalmış komşusuyla bir yolunu bulup paylaşıyordu suyunu. Cam bir kaba dikilen mısır, haftalarca susuz birakılmasına rağmen ölmedi; çevresinde bulunan ve normal koşullar altında tutulan diğer mısırlar kadar sağlıklı kaldı. Sovyet botanikçilere göre, sağlıklı bitkiler bir yolunu bulup kavanozdaki tutsağa su aktarıyordu. Bunun nasıl gerçekleştiğinin cevabını  vermek ise henüz olanaksız.

BEZELYELERİN ELEKTRİK GÜCÜ

1850’lerde Hindistan’ın Kalküta şehrinde doğan ve yaptığı çalışmalarla sonradan Sir ünvanı kazanan Jagadis Chandra Bose’’in de bitkilerle yaptığı sayısız çalışma var. Bu çalışmalardan birinde, bitkisinin, tüm hareketleri durduğu anda, hayvanlardaki ölüm kasılmasını hatırlatan biçimde titrediğini gördü. Ölüm anında bitkiden büyük bir elektrik gücü fışkırmıştı. “Beşyüz bezelye beşyüz volt üretebilir” dedi Bose. Bu gerilim bir aşçıyı kül etmeye yeter. Ne var ki bezelyeler çok küçük bir olasılıkla seri bağlanırlar.

Önceleri, bitkilerin sınırsız şekilde karbondioksitten hoşlandıkları sanılmaktaydı. Bose ise, bu gazın da fazlasının bitkileri boğabileceğini, ama sonradan oksijen vermek suretiyle tekrar canlılıklarını kazanabileceklerini gösterdi. Ayrıca, insanlara benzer şekilde bitkiler de cin ve viskiyle sarhoş oluyorlar, ayyaşlar gibi sallanıyorlar, kendilerinden geçiyorlar, akşamdan kalmalığın açık belirtilerini gösteriyorlardı. Eter koklatılıp bayıltıldıktan sonra saksı değiştiren bitkiler, bu değiştirme işinden daha az etkileniyorlardı.

Bose’nin çalışmalarını izleyen bir gazeteci, bir İngiliz gazetesine şunları yazmıştı: “ Masanın üzerinde, beceriksiz bir cerrahın kestiği zavallı bir havuç yatmaktadır. İki ince tüp havucun gövdesine gömülü vaziyettedir. Sivri bir maşayla sıkıştırıldığında ürpermektedir havuç. Acısından kaynaklanan elektrik akımı, birtakım devrelerden geçerek abartılı bir şekilde karşıdaki ekrana ışık olarak düşmektedir. Böylece bilim, havuç gibi vurdumduymaz bir sebzenin bile duygularını açığa çıkarabilmektedir. Etyemez olan ve canlıların kesilip biçilmesine karşı çıkan George Bernard Shaw, Bose’nin laboratuvarındaki büyütücülerden biri aracılığıyla, haşlanan bir lahana yaprağının ölüm sırasında geçirdiği şiddetli nöbetlere tanık olduktan sonra büyük bir şaşkınlık dönemi geçirmiştir.

Bose, yaptığı birçok çalışmanın ardından, bir yazısında diyor ki: “Doğa dediğimiz büyük yapı, her birinin ayrı bir kapısı bulunan birçok bölümden oluşmaktadır. Fizikçi, kimyacı, biyolog, farklı kapılardan geçerek kendi bölümlerine girerler. Herbiri, kendi alanının öteki alanlardan herhengi biriyle bir alakası olduğunu düşünmez. Unutmamalıyız ki, bütün bu sorgulamaların gerisindeki amaç, bilginin tüm ve tam olarak edinilmesidir.”

BİTKİLERİN MÜZİK DOLU YAŞAMI

Bitkilerin gelişmesinde müziğin nasıl bir rolü olduğu da araştırıldı. Aynı şartlar sağlanmış iki seraya mısır ve soya fasulyesi ekildi. Seralardan birine küçük bir pikap yerleştirilip günde 24 saat Gershwin’in Mavi Rapsodi adlı bestesi çalındı. Müzikli seradaki tohumlar, sessiz seradakilerden daha erken filizlendiler.

Bir başka deneyde, bir grup bitkiye tekdüze ve aralıksız sekiz saat fa sesi verildi. Diğer gruba ise kesik kesik ve belli zamanlarda fa sesi verildi. Birinci gruptaki bitkiler iki hafta sonunda tamamen öldüler. Diğer grup ise halen canlılığını koruyordu.

İki öğrenci kabaklar üzerinde sekiz haftalık bir deney yaptılar. Birinci gruba rock müzik, ikincisine klasik müzik çalınıyordu. Rock müzik çalan gruptaki kabaklar, müziğin aksi istikamete kaçar gibiydiler. Klasik müzik dinleyen grup ise neredeyse hoparlörle sarmaş dolaş olacaklardı. Daha da ilginci, rock müzikle uyarılan bitkiler, klasik müzik dinleyenlere nazaran daha fazla su tüketmişlerdi.

Bir başka çalışmada, vurmalı çalgılarla çalınan müziğe bitkiler tepki gösterirken, yaylı çalgılara eğilim içindeydiler. Bir araştırmacı da klasik müzik ile doğu müziğini karşılaştırmak istedi. Sonuçta, klasik müziğe ilgi çok fazla olmuştu ama Ravi Shankar’ın sitarla çalıdığı müziğe gösterdikleri tepki bunun bile ötesindeydi. Hint müziğinin kaynağına ulaşabilmek için öylesine çabalıyorlardı ki bitkiler, neredeyse yere yatacaklardı.

GÜNEŞ IŞIĞI VE BİTKİLER

Biliyoruz ki bazı çiçekler güneş ışığıyla birlikte açar, karanlık çökerken de kapanırlar. 18. Yüzyılda Fransız Dertous bu konu üzerinde çalışmalar yaptı. Güneşin doğmasıyla birlikte çiçekleri açan iki mimozayı ışık almayan bir dolaba kapattı. Öğle vakti çiçeğin yaprakları alabildiğine açılmıştı. Ama gün batımında dolaptaki çiçekler de tekrar kapanmıştı. Bitkileri, görmeden birşeyleri sezme kabiliyetleri vardı. Ama ne olduğu bilinemiyordu. Aradan 250 yıl geçti. Florida’da bir araştırıcı, bu sefer mimozaları, yeryüzünden 200 metre derine indirdi. Karanlık dolaptakilerden farklı olarak bu mimozalar hemen kapandılar. Çevrede elektrik ampullerinin yakılması da sonucu değiştirmedi.

KİRLİAN FOTOĞRAFLARI

Moskova’lı elektrikçi ve amatör fotoğrafçı Semyon Davidovich Kirlian ve karısı Valentina, misafirlerinin getirdiği birbirinin aynı iki yaprağı alıp resimlerini çekmeye başladılar. Bir yaprak net resim verdiği halde diğerininki soluktu. Birkaç kez tekrarladılar çekimleri. Sonra utana sıkıla sonucu misafire bildirdiler. Adam sevinçle havaya sıçradı. “Bulmuşunuz, fotoğrafla kanıtlamışsınız. Yapraklardan bir sağlıklı diğeri ise sağlıksız bitkiye aitti. Sağlıklı olan gayet net görüntü vermişti. Hastalıklı olanın ise enerji alanı gücünü kaybetmişti.

Kirlian, görüntülemeyi başardığı biyolojik ışımaya, organizmanın elektriksel durumunun neden olduğunu ileri sürüyordu. İnyushin ve çalışma arkadaşları ise buna bir “bioplazma kütlesi ya da gövdesi”nin neden olduğunu ileri sürdüler. Adamenko ve arkadaşları da, bioplazmanın, insan vücudundaki yüzlerce belirli noktada yoğunlaştığını saptadılar. Bu noktalar, eski Çin akupunktur yönteminde kullanılan noktalarla çakışıyordu. Bilindiği gibi, binlerce yıl önce Çinliler, insan derisi üzerinde 700 noktanın haritasını çıkarmışlardı. Bu noktaların bir yaşam gücü ya da yaşam enerjisinin dolaşımı için gerekli yolları belirlediğine inanıyorlardı. Bu yollara batırdıkları iğnelerle de enerji akışındaki dengesizlikleri düzeltmekte ve böylelikle hastalığı tedavi etmekteydiler. Kirlian ışınlarının en yoğun biçimde parladığı noktalar, Çinlilerin belirlediği noktalara uyduğu görüldü.

1972 yılında, Kirlian Fotoğrafçılığı ve İnsan Aurası konulu bir kongre düzenlendi. Kongrede, bir yaprağa şiş batırılmasından önce ve sonra, Kirlian tekniğiyle çekilmiş ürkütücü resimler sunuldu. Yaralı yaprağın tam ortasında, kocaman kan kırmızısı renkte bir enerji havuzu görülüyordu. Oysa şiş batırılmadan önce aynı yerde parlak gök mavisi ve pembemsi renkler hakimdi.(Bilindiği gibi, bir kısmı koparılmış bir bitkinin yine Kirlian tekniğiyle çekilen resminde, kopan parçanın aurasının aynen görüntü verdiği tespit edilmişti. Şiş geçirilen yaprakta ise bir enerji değişmesi olduğu kesin. Y.A.)

Bir başka çalışmada, insanın ruhsal ya da psişik durumuyla, parmak uçlarından yayılan enerji arasında bir bağlantı olduğu görüldü. Bu değişiklik günün farklı saatlerinde bile farklılıklar gösteriyordu. Ünlü şifacı Erthel de Loach’ın parmak uçlarından alınan resimlerde, dinlenme anında koyu mavi bir ışık mevcutken, tedaviye başlayacağı sırada bu renge ek olarak kırmızı- turuncu karışımı bir parlama da yer alıyordu. Tedaviden sonra ise parlaklığın azaldığı saptandı. Şifacının ellerinden hastanın gövdesine bir enerji akışı olduğu görülüyordu.

İlk Kirlian kongresinin büyük başarısı nedeniyle 1972 şubatında bir toplantı daha yapıldı. Psikiatrist Dr. John Pierrakos, bitki, hayvan ve insanların çevresinde görülen “aura”ları ayrıntılı olarak anlattı. Çizimlerinde, hastaların çoğunun çevrelerinde üç katman görülüyordu. İlki, 1-2 mm kalınlığında, deriye çok yakın, saydam bir tabakaydı. İkinci katman daha geniş ve koyu mavi renkliydi. Önden bakıldığında gövdeyi çevreleyen yumurta biçimli bir çerçeveyi andırıyordu. Üçüncü katman ise açık mavi ışıklı bir enerji bulutuydu. “Çevresine ışıklar saçıyor” deyimini doğrularcasına, sağlıklı ve mutlu kişilerde bu katmanın genişliği bir metreyi buluyordu.

Dr. Wesley Thomas ve Dr. Pierrakos’un birlikte yaptığı şu çalışma da, yine konumuz yönünden önemli:

“Bir krizantem çiçeğinin 1 metre ötesinde bir insanın bağırmasının, aynı çiçeğin enerji alanının önemli derecede büzülmesine yol açtığını saptadık. Ayrıca, gök mavisi rengini yitiriyordu alan. Titreşimleri de üçte birine iniyordu. Bir başka çalışmamızda da, acı nedeniyle bağıran hastaların başucunda günde birkaç saat tuttuğumuz bitkilerin önce dip yapraklarının düşmeye başladığını ve üç gün içinde bu bitkilerin sararıp öldüğünü gördük. Birkaç kez denediğimiz bu çalışma her seferinde aynı sonucu verdi.”

BESİNLERİN TAZELİĞİ ve CANLILIĞI

Besinlerin tazeliğini ve canlılığını tespit edebilmek için de çalışmalar yapılmıştır. Elde edilen değerler birim olarak tartışmalı olsa bile göreceli yaklaşımlar için yine de birşeyler ifade etmiştir. Örneğin Simoneton’un yaptığı çalışmalarda tazeyken 6500 angström ölçüsü veren süt, 12 saat sonra bu değerin % 40’ını, 24 saat sonra da % 90’ını yitiriyordu. Pastörize etme işlemi ise dalgaları tamamen yok ediyordu.  Aynı şey pastörize meyve ve sebze suları için de geçerliydi.

Kurutulmuş meyvelerin ise canlılıklarını korudukları yine deneysel olarak bulundu. Eğer bunlar 24 saat suyun içinde bırakılırlarsa, neredeyse dalından yeni koparılmış gibi güçlü dalgalar yaymaya başlıyorlardı. Konserve meyvalar cansızdı ve cansız kalıyorlardı.

Çekoslavak asıllı psişik Jan Merta, elma, armut gibi meyvelerin kabukları gece boyunca suda bırakılırsa, sağlıklı titreşimlerini suya saldıkları ve bu suyun içilmesinin de beslenme açısından yararlı olduğunu ileri sürmüştür.

Simoneton, yayınladığı bir kitapta besinleri dört ana gruba ayırıyor. Birinci kümede, yaydıkları dalgalar insanın temel dalga boyu olan 6500 angströmden başlayıp daha yukarıya uzanan besinler yer alıyor. Bunların içinde meyvelerin çoğu ve bahçeden yeni toplanmış sebzeler bulunuyor. Sebzeler birkaç gün sonra güçlerinin 1/3 ini, pişirildiklerinde de diğer 1/3 ini kaybediyorlar. Simoneton, meyvelerin kızıl ötesi ve mor ötesi bantlar arasında kalan güneş ışınlarını depoladıklarını söylüyor. Olgunlaşma döneminde bu güç doruğa ulaşmakta, çürüme anında sıfıra düşmektedir. Toplanmasından çürümesine kadar 24 günlük bir süreye sahip olan muz, ancak ilk 8 gününde sağlıklı bir besindir. Sebzeler, en fazla titreşimlerini çiğ iken yayarlar ve dolayısıyla çiğ yenildiğinde sağlığa çok yararlı olurlar. Öte yandan, çiğken sadece 2.000 angströmlük bir güce sahip olan patates, haşlandığında 7.000’e, fırınlandığında 9.000’e yükselir. Aynı şey öteki yumru gövdeli bitkiler için de geçerlidir.

Yine Simoneton’a göre bezelye, fasulye ve mercimek gibi baklagiller tazeyken 7.000-8.000 düzeyindedir. Ama kurutulduklarında güçlerinin çoğunu yitirirler; ağırlaşırlar, sindirimleri güçleşir ve karaciğeri zorlarlar. Yararlı olabilmeleri için bunların da toplandıktan sonra kısa bir süre içinde yenmeleri gerekir. Buğday 8.500 angströmlük bir güç yayar. Pişirildiğinde bu güç 9.000’e çıkar. Zeytinyağı da üstün bir güce sahiptir ve son derece dayanıklıdır. 6 yıl geçtikten sonra bile halen 7.500 dolayındadır. 8.000 angström yayan tereyağı ise bunu ancak on gün sürdürebilir. 20 gün içinde en düşük seviyeye iner.

Simoneton’un besinleri dört ana gruba ayırdıklarını söylemiştik. İkinci gruba 3.000-6.500 angström arasındaki besinleri koymaktadır. Bunların arasında yumurta, fıstık yağı, şarap, haşlanmış sebzeler, kamış şekeri ve pişmiş balıklar vardır. 4.000-5.000 arasında bulunan iyi bir kırmızı şarap, kahveden, kakaodan, sert alkollü içkilerden ve hemen hiç bir güç yaymayan pastörize meyve sularından çok daha üstün bir içecektir. Taze şeker pancarında 8.000 olan güç arıtılmış pancar şekerinde 1.000’e, çayımıza attığımız şekerde ise sıfıra iner. Etlerden sadece yeni tütsülenmiş domuz eti yenilebilir besinler listesine girebilmektedir. Geri kalanlar ise sindirim idmanı dışında tümüyle değersizdir

Üçüncü grubu, 0-3000 angström arası besinlerin toplandığı, pişmiş etler, sosis, sakatat teşkil ediyor. Bu grupta ayrıca kahve, çay, çikolata, reçeller, mayalanmış peynirler ve beyaz ekmek yer almaktadır.

Sıfır değerli yiyeceklerin oluşturduğu dördüncü grupta ise margarinler, konserveler, sert içkiler, arıtılmış beyaz şeker ve ağartılmış un bulunmaktadır.

Simoneton, insanlarda yaptığı ölçümlerde, sağlığı yerinde birinin 6.500 ya da daha fazla titreşim yaydığını saptamıştır. Tütün içenlerde, alkol alanlarda ve et yiyenlerde bu değer kesinlikle düşmektedir. Hastalık anında da bu değerlerde düşme saptanmıştır.

Simoneton’un hipotezine göre, sağlıklı insanlar kendi yaydıkları 6.500 angströmden daha yüksek değerlerdeki meyve, sebzeleri, yiyecekleri yemeleri gerekir. Beyaz ekmek, ağartılmış şeker, et gibi düşük titreşimli yiyecekler, vücudun enerjisini tazeleyip artıracağı yerde, var olan enerjiyi de sömürürler. Bu düşünceden giderek, çok eski zamanlardan beri şifalı otlara, çiçeklere, köklere, ağaçlara atfedilen güçlerin, bunların kimyasal içeriklerinden dolayı değil, yaydıkları dalgalardan kaynaklandığı sonucuna varmıştır. “Yaşlılık ve ruh sağlığı” kitabının yazarı Myrna J. Lewis, Rusya’ya yaptığı bir seyahatte, Karadeniz’deki Soçi kentinde birkaç sanatoryuma götürülür. Bu sanatoryumlarda çeşitli rahatsızlıkları olan yaşlı hastalar, ilaçla tedavi yerine, seralardaki bitkilerin titreşimleriyle tedavi edilmektedir. Çiçeklerin yanına götürülen hastalar belirli bir süre burada oturtulmakta, bu çiçekleri koklamaları, sevmeleri istenmektedir.

AĞAÇLARIN AURASINDAN YARARLANABİLİR MİYİZ?

Usta Arayıcı diye ün yapan Wilhelm de Boer, parmaklarının arasında gevşekçe tuttuğu arama çubuğu ile çeşitli deneyler yapmıştır. Özellikle ağaçların ve insanların çevrelerine yaydıkları enerji alanlarını yani auralarını ölçmüştür. Büyük bir meşe ağacının enerji alanı 5-6 metreye kadar yayılmaktadır.  Ağaç küçüldükçe alan da daralıyor. Koca bir meşeden gelen enerji insanın aurasının gücünü de geçici olarak arttırmaktadır. Bunu bir deneyle de ispatlamıştır. Doktor Zaboj Harvalik’in aurası, başlangıçta 3 metreye ulaşıyordu. Büyük bir meşe ağacını iki dakika kucakladıktan sonra bu alanın genişliği iki katına çıkmıştır. Ağaçların ve özellikle meşe ağacının gövdesine bir süre sarılmak adeti, bilindiği gibi çok eskilere dayanır.

Montreal’de McGill Üniversitesinde araştırma biyokimyacısı olan Dr. Bernard Grad da şöyle bir deney yaptı. Macar asıllı şifacı Oskar Estebany’nin yarım saat elleri arasında tuttuğu su ile sulanan bitki tohumları, normal suyla sulananlara oranla daha çabuk büyüdüler.

Peki aynı yöntemle Estebany’nin dışındaki kişilerden nasıl sonuç alınabilirdi? Enstitüde çok sayıda hasta arasından depresif nevroz tepkileri gösteren 26 yaşında bir bayanla, psikoz depresyonu olan 37 yaşında bir beyi seçti Dr. Bernard Grad.. Ayrıca, psikiatrik açıdan normal olan 52 yaşında bir hastadan da yararlanacaktı. Seçilenlerin üçü de, içinde maden tuzu çözeltisi  bulunan kapalı şişeleri tuttular. Normal kişinin elinde tuttuğu su çözeltisiyle sulanan bitkiler, hem psikiatrik hastalarınkine hem de hiç işlem görmeyen, karşılaştırma bitkilerine nazaran daha hızlı büyüdüler. Psikozlu hastanın bitkisi en yavaş büyüyendi. Nevrozlu hastanın bitkisi ise, Dr. Grad’ın bakladiğinin aksine, karşılaştırma bitkilerinden biraz daha hızlı büyüyordu. Nedenine gelince…. Psikozlu hasta, kapalı şişe eline verilince hiçbir tepki göstermemişti.Oysa nevrozlu bayan, hemen nedenini sormuş, konuyu öğrenince de ilgi göstermiş ve Dr. Grad’ın ifadesiyle “daha neşeli” bir havaya girmişti. Ayrıca bayanın şişeyi, bir annenin bebeğini kucaklaması gibi sevecenlikle tuttuğunu gözlemlemişti. Önemli olan bayanın hastalığının genel gidişi değil, şişeyi tuttuğu sıradaki ruhsal durumuydu. Bazı ülkelerde mandralarda çalışan kadınların aybaşı dönemlerinde peynir yapılan bölmelere sokulmadığını, çünkü böyle zamanlarda bakteri kültürleri üzerinde olumsuz etkileri olduğuna inanıldığını hatırladı Dr. Grad.

Dr. Grad ikinci deneyde bitkileri kullandı. Ekilen arpa tohumlarının bir bölümü Estebany’nin elinde tuttuğu kaplardaki suyla sulanırken, diğerleri normal suyla sulanıyordu. Deney sonunda, Estebany’nin elinde tuttuğu kaplardan sulanan tohumlar daha iri bitkiler vermiş, diğerleri normal boyda kalmışlardı. Estebany’nin suya kimyasal madde karıştırmış olabileceği düşünülerek ikinci deneyde mühürlenmiş laboratuvar şişeleri kullanıldı, ama sonuç yine değişmedi. Dr. Grad bir başka deneyde de psikiyatrik olarak normal sayılan bir kişinin tuttuğu suyla, bir akıl hastasının tuttuğu suyun farklı sonuçlar doğurduğunu tespit etmişti. Normal kişinin tuttuğu kaptaki suyla sulanan bitkiler, akıl hastasının suladığı bitkilerden daha kaliteliydi.

PARAPSİKOLOJİ – BİTKİLER ARAŞTIRMASI
Bazı İngiliz araştırmacıları ise, toplanacaklarını ya da turşu yapılacaklarını anlayan domateslerin korkudan komaya girdiklerini kanıtlamışlardı.
Amerikalı kimyager Marcel Vogel bir karaağaçtan kopardığı üç yaprağı bir cam tabağın içine yerleştirdi. Her gün kahvaltıdan evvel bir dakika süreyle iki yaprağa bakıyor ve yaşamlarını sürdürmelerini telkin ediyordu. Üçüncü yaprağı ise sürekli ihmal ediyordu. Sonunda ilk iki yaprak yeşil kalırken üçüncüsü kurudu. Dahası, ilk iki yapraktaki ağaçtan koparılma izleri de iyileşmişti. Bu, eylem halindeki psişik enerjiydi.
Luther Burbank, telkin yoluyla dikenli kaktüslerin dikensiz hale getirilebileceğini keşfetti. Kaktüslere “Korkulacak bir şey yok, bu dikenlere ihtiyacınız yok, ben sizi koruyacağım” diyerek telkinde bulunuyordu. Burbank aynı yolla hiç çiçek açmayan bitkileri bile çiçek açar hale getirmişti.

“Bitkilerin Gizli Yaşamı” adlı kitaptan  özetlenerek alınmıştır.

Yazarlar: Peter Tompkins ve Christopher Bird

MARYLA JONAS

 

Maryla, pencerenin yanındaki koltuğuna oturmuş dışarıda ince ince yağan yağmuru seyrederken, geçmişte kalan acı, ama gerçekten de acı günlerini anımsadı. Güzel başlayan, ama sonradan kâbusa dönen bir yaşam…

31 Mayıs 1911’de Polonya’nın başkenti Varşova’da doğdu. İki kız, iki erkek olmak üzere dört kardeştiler. Babaları doktordu. Maryla 7 yaşındayken piyano dersleri almaya başladı. Olağanüstü bir yeteneği vardı. Varşova Filarmoni Orkestrası eşliğinde ilk konserine çıktığında henüz dokuz yaşındaydı. Maryla’nın yeteneği, yine bir Polonyalı piyanist olan ünlü Ignace Paderevski’nin dikkatini çekti ve onu bir konser piyanisti olarak yetiştirmek üzere babasından izin istedi. Baba Jonas, kızının müzisyen olmasını istemiyordu ama Paderevski’yi kıramadığı için  kabul etmek zorunda kaldı.

Maryla, Paderevski ile dört yıl aralıksız çalıştı. Onbeş yaşına geldiğinde Paderevski onu karşısına alıp dedi ki: “Yaşam yolu uzun ve sen bu yolu tek başına yürümek zorundasın. Çok yeteneklisin, mutlaka başaracaksın. Git ve kendini bul.”….

Maryla, o dönemde sanatın ve sanatçının değerli olduğu Almanya’ya gitti. Üç yıl ünlü piyanist Emil Sauer ile çalıştı. Bu süre içinde Salzburg ve Bayreuth Festivalleri’nde olağanüstü başarılar elde etti. 1932 yılında, Uluslararası Chopin Ödülü’nü, 1933’de Uluslararası Beethoven Ödülü’nü kazandı. Tüm Avrupa’yı dolaşıp konserler verdi. Her gittiği yerde çılgınca alkışlanıyordu.

Yaşadığı bu mutlulukları, Polonyalı bir kriminolog (suçbilimci) ile evlenerek taçlandırdı. Maryla’nın yaşamında herşey çok güzel gidiyordu….. Fakat!……

Alman orduları 1 Eylûl 1939’da Polonya’ya saldırmış, hızla Varşova’ya doğru ilerliyordu. Sürekli gerileyen Polonya ordusu, başkentlerini kaybetmemek için büyük direniş gösteriyordu. Hitler, bu denli direnme cesareti gösteren kentin yerle bir edilmesi emrini verdi. Dört gün süren bombardıman sonunda kent harabeye döndü ve 5 Ekim’de Alman ordusuna teslim olmak zorunda kaldı.

Varşova Almanların eline geçtiğinde Maryla, babası, annesi, eşi ve iki kardeşi oradaydı. Sadece, Viyanalı bir yahudiyle evli olan ve Brezilya’ya yerleşen kızkardeşi Bertha yanlarında değildi. Kentin bombalanışı sırasında Maryla’nın evi yerle bir olmuştu. Babasının evi ise sağlamdı ama burayı Alman subayları karargâh olarak kullanıyordu.

Maryla’nın eşi ve erkek kardeşleri Polonya direniş ordusuna katılmak üzere kenti terkettiler. Gestapo, Maryla ve ailesini sorguya çekti. Alman subaylarından biri Maryla’yı, başarılı konserlerinden dolayı tanıyordu. “Seni Berlin’e gönderelim, orada hem piyano çalar hem de bizim için çalışırsın. Karşılığında da yiyecek ve yatacak sorunun olmaz” diye teklifte bulundu ama Maryla düşünmeden reddetti. Sonuçta tüm aile tutuklandı.

Hapiste inanılmaz zorluklariçinde geçen yedi ay sonrasında bir mucize oldu ve kendisini tanıyan yüksek rütbeli bir Nazi subayı, onun kaçmasına yardım etti. “Berlin’e git, Brezilya Büyükelçiliğine sığınma talebinde bulun. Onlar senin kurtulmana yardımcı olur” diye de akıl verdi.

Maryla, Varşova’dan Berlin’e, yaklaşık 500 kilometre yolu yürümek zorundaydı. Ayağında parçalanmış bir ayakkabı, sırtında bir elbise ile aç susuz yürüdü, yürüdü… Bu yürüyüş kaç gün hatta kaç hafta sürdü bilinmez. Tek hedefi vardı: Berlin’e ulaşıp Brezilya Büyükelçiliğine sığınmak.

Sonunda gerçekten hedefine ulaştı. Büyükelçilikte birkaç gün misafir edildikten sonra,  büyükelçinin oğlunun karısı olarak düzenlenen sahte pasaportla, önce Lizbon’a, oradan da gemiyle Rio de Janeiro’ya gitti. Onu karşılayanlar arasında elbette kızkardeşi Bertha da vardı.

Brezilya’ya ulaşmıştı ama sinir sistemi de çökmüştü. Bir sanatoryuma yatırıldı. Tedavisi aylar sürdü. Bu arada eşinin, anne ve babasının öldüğü haberi de onun için ikinci bir yıkım oldu.

Bertha, kardeşinin  bir an önce iyileşmesi için yeniden piyano çalmasının gerektiğine inanıyordu, hatta emindi. Ama nasıl? Çünkü Maryla, tutuklandığı günden beri hiç piyano çalmamıştı ve çalmaya da istekli değildi. “Ellerim kaskatı, aklım uyuşuk, ruhum paramparça.. Nasıl çalarım?” diyordu.

Bertha çaresizlik içinde çırpınırken bir haber aldı. Yine bir Polonyalı piyanist olan ünlü Arthur Rubinstein, konserler vermek üzere Rio’ya geliyordu. Bertha hemen ünlü besteciden bir randevu koparıp Maryla’nın içinde bulunduğu durumu ona anlattı. Rubinstein Maryla’yı iyi tanıyordu ve ona seve seve yardım etmeye hazırdı. Hemen Maryla’ya telefon etti ve onun bir an önce piyano çalmaya başlamasını istedi ama Maryla kabul etmedi. Bu kez Rubinstein onun ulusal duygularını harekete geçirmeyi denedi: Ülke harpten çıkmıştı ve toparlanması gerekirdi. Maryla’nın vereceği konserler maddi bakımdan ülkenin yararına olacaktı. Ama bu sözler de Maryla’yı yumuşatamadı. Aslında o, çalamama korkusu içindeydi.

Rubinstein, konser vereceği gün erken saatte Maryla’yı tekrar telefonla aradı ve gelip provada kendisine yardım etmesini istedi. Maryla önce reddetmek istedi ama kardeşi, Rubinstein gibi ünlü ve kibar bir beyefendiyi kırmaması gerektiğini söyleyince, gitmeyi kabul etti.

Maryla ve Bertha salona girdiklerinde Rubinstein piyano çalıyordu. Bir süre çalmayı sürdürdü. Çaldığı birbirinden güzel ve dokunaklı parçalarla Maryla’nın kapalı olan müzik mabedinin kapısını sanki aralamak istiyordu. Sonra Rubinstein sahneden salona geçti ve Maryla’ya “Şimdi birşeyler çal, ben de salonun akustiğini kontrol edeyim” dedi. Maryla yalvaran bir sesle “Yapamam!” diye inledi. Ama Rubinstein pes etmek niyetinde değildi.  “Birkaç akor bas lutfen. Bu çok zor birşey değil.”  Maryla korka korka tuşlara dokundu ve birkaç akor bastı. Rubinstein salonun bir başka köşesine geçip “Şimdi bir mazurka çal” diye seslendi. Maryla yine çaresizlik içinde “Çalamam! Yapamam!” dediyse de Rubinstein sert bir şekilde “Çal!…” diye bağırdı. Maryla tabureye daha bir rahat yerleşip küçük bir parça çalmaya başladı….

Bir ara Rubinstein’in omuzuna hafifçe dokunduğunu duyumsadı Maryla: “Çok teşekkür ederim. Harikaydın.”  Maryla başını kaldırdı, ağlamaktan helak olmuş kızkardeşiyle göz göze geldi. Rubinstein’in de gözleri nemliydi. Ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kızkardeşinin “Sevgili Maryla, beş buçuk saattir çalıyorsun. Hem de ne güzel çaldın” sözleriyle sanki bir rûyadan uyanır gibi oldu. Demek ki ellerine kendi kendine vurduğu kelepçeyi kırmıştı.

Birkaç gün sonra Rubinstein, müzisyenlerin ve eleştirmenlerin davetli olduğu özel bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda Maryla küçük bir konser verdi  ve çok beğenildi.

Sonraki günlerde basında çıkan onunla ilgili yazıların hepsi de olumluydu. Maryla’nın kendine güveni gelmişti. Artık çalışmak, durmadan çalışmak istiyordu. Ancak parasal gücü hemen hiç yok denecek düzeydeydi. Ama yılmadı, çalıştı, çabaladı. Ernesto de Qesada adlı bir menejerin yardımlarıyla, üç yıl Güney ve Orta Amerika’da başarılı konserler verdi.

Konserler başarılıydı ama eline geçen para, ancak gereksinimlerini karşılayacak kadardı. Qesada’nın sık sık yinelediği bir sözü vardı: “Başarının zirvesine çıkmak istiyorsan New York’a gitmelisin.”

Maryla’nın bu kez hedefi New York’da konser vermekti.  Ama bunun için de paraya gereksinimi vardı. Çünkü, kentte hiç tanınmayan bir piyanistin konser vereceği salonun kirasını kimse üstlenmezdi. Maryla bu zorluğun da üstesinden gelmek zorundaydı; para biriktirmeye başladı.

Nihayet bir gün menajeri Qesada müjdeli haberi verdi: New York’un 3000 kişilik görkemli Carnegie Hall konser salonunda 25 Şubat 1946 tarihi için gün alınmıştı.

Konserin başlamasına dakikalar kaldığı halde salon bomboştu. Kimdi bu Maryla Jonas? … New Yorklu sanatseverler onu hiç tanımıyordu. Sadece on gün önce Güney Amerika’dan New York’a geldiğinden ve Polonya doğumlu olduğundan başka, hakkında hemen hemen hiçbir şey bilinmiyordu. Carnegie Hall’de konser verme cesareti göstediği için meraklanan birkaç eleştirmen ve yeni bir haber yakalabilir miyim düşüncesinde birkaç gazeteciden başka kimsecikler yoktu salonda.

Salonun ışıkları karardı, sahnede 35 yaşlarında, kısa boylu, bembeyaz saçlı, ev hanımı görünüşlü bir bayan göründü. Salonda bulunanlar  şaşkınlık içindeydi. Ama Maryla’nın tuşlara dokunuşundan, fazla değil birkaç saniye sonra salonun atmosferi değişti. Herkes dikkat kesilmiş, piyanonun önünde devleşen sanatçıyı dinliyordu.

Maryla, 26 Şubat  sabahı, yani konserin hemen ertesi günü kendini Columbia Şirketi’nin genel müdürü F.C.Coppicus’un önünde buldu. Coppicus ona uzun süreli bir sözleşme ve hemen bir ay sonra 30 Mart’ta yine Carnegie Hall’de bir konser öneriyordu. Üstelik, bir konser için teklif edilen para, Maryla’nın bir yıl didinip, çalışıp kazandığından çok fazlaydı.

Qesada’nın dedikleri çıkmıştı. “Başarının zirvesine çıkmak istiyorsan New York’a gitmelisin.”  Maryla başarının zirvesine çıkmak için artık merdiven de kullanmayacaktı. Asansöre binmiş son katın düğmesine de basmıştı…..

Bindiği başarı asansörü 3 Temmuz 1959’da son kata vardığında, Marya Jonas sonsuzluğa doğru yükselmeye devam ediyordu.

(alıntı)

ENRIQUE GRANADOS

Babası deniz subayı olmasına karşın denizden aşırı derecede korkan ünlü İspanyol bestecisi Enrique Granados’un yaşam öyküsü, çok ilginçtir ki dramatik bir şekilde yine denizde sonlandı. Bestecinin bu acı kaderini daha iyi anlayabilmek için (gelin) öyküyü baştan alalım:

Enrique Granados, 1867 yılında İspanya’da, Barselona yakınlarında Lerida kentinde doğdu. Babası Calixto Granados bir deniz subayıydı ve gelecekte oğlunun da bir deniz subayı olmasını çok arzu ediyordu. Ama zaman ilerledikçe Enrique’in denizden aşırı derecede korktuğu anlaşıldı. Ve elbette bu korku nedeniyle de deniz subayı olmayı kesinlikle düşünmeyecekti.

Baba Granados 1868 yılında Kanarya Adaları’na garnizon komutanı olarak atandı. Çok ilginçtir ki, deniz fobisi olan Enrique, çocukluk yıllarını, deyim yerindeyse okyanusun ortasında geçirmeye tutsak olmuştu. Enrique yedi yaşındayken, bir bayram günü düzenlenen törende babası attan düştü ve felç oldu. Artık görev yapması olanaksızdı. Aile Barselona’ya taşındıktan kısa bir süre sonra baba Granados yaşama veda etti.

Yıllar birbirini kovalarken, Enrique’in sanata ve müziğe düşkünlüğü ailesinin dikkatini çekti. Ders aldığı eğitmenler de onun doğuştan olağanüstü yeteneğinin ayırdına vardılar. Piyano virtüözlüğü ve kompozisyon dersleri aldı.  Ardından 1887 yılında, yani 20 yaşında Paris’e geldi. Burada da ders aldığı hocalar ondan övgüyle söz ediyorlardı.  Yeteneği sayesinde zamanın büyük bestecileriyle tanıştı; sempatikliği sayesinde de geniş bir arkadaş çevresi oluşturdu.

Paris’de iki yıl kaldıktan sonra Barselona’ya döndü. İlk bestesi olan piyano için yazdığı “İspanyol Dansları” bugün halen zevkle dinleniyor.

Enrique, 1892 yılında Valencialı bir iş adamının kızı olan Amparo Llober ile tanıştı ve ona deli gibi aşık oldu. 1893 yılında evlendiler. Birbirlerini çok seviyorlardı. Yıllar onlara altı tane de çocuk verdi.

1911 yılında, taparcasına sevdiği ressam Goya’nın tablolarından esinlenerek bestelediği ve “Goyescas” adını verdiği altı bölümlük Piyano Süiti çok olumlu tepkiler alınca, bu yapıtını opera haline getirdi. Bu operanın galası 1914 yılında Fransa’da Paris Operası’nda yapılacaktı. Ancak aniden çıkan Birinci Dünya Savaşı nedeniyle iptal edilmek zorunda kaldı. Sanat yaşamı Avrupa’da durmuştu.

Birkaç yıl önce tanıştığı Amerikalı piyanist Ernest Schelling, Enrique’i ısrarla Amerika’ya davet ediyordu. Ancak Enrique her seferinde daveti geri çeviriyor, gerekçe olarak da vatanından ayrılmayı düşünmediğini söylüyordu. Ama asıl neden Amerika’ya deniz yoluyla gitmek zorunda olmasıydı. Yaklaşık 20 gün sürecek böyle bir yolculuğu düşünmek bile korkunçtu.

Diğer taraftan da Amerika’dan gelen teklifler çok cazipti. Son gelen mektupta Ernest, “Goyescas” operasının galası için tarihi kesinleştirdiğini, her şeyi ayarladığını, bunun yanı sıra bir dizi konser için de organizasyon yapıldığını bildiriyordu. Artık Enrique için sözün bittiği yerde gelinmişti. Bu yolculuk yapılacaktı.

Nihayet, Enrique Granados ve eşi, Barselona’dan kalkan bir gemiye bindiler ve okyanusa açıldılar. Kendisi için sıkıntılı, huzursuz geçen bir iki gün ardından Enrique, yolculuğun düşündüğünden daha eğlenceli geçtiğini görüp rahatladı. Ara sıra fırtına çıkıp gemiyi sallıyordu ama mehtaplı geceler, müzikli, danslı eğlenceler de yolculuğa ayrı bir renk katıyordu. Başka bir şey düşünmeden bu güzellikler yaşanmalıydı. Yine de New York limanına ayak bastıklarında, sevinçten toprağı öpmek istiyordu. Çocuklarına yazdığı mektupta, yolculuk boyunca ne gibi korkular geçirdiğini, onları bir daha göremeyeceğini düşünüp üzüldüğünü anlattı.

Goyescas  Operası’nın galası 28 Ocak 1916 tarihinde yapıldı; çok beğenildi. Bunu, yaklaşık iki ay süren bir dizi konser izledi. Bu program da tamamlanınca Barselona’ya dönme zamanı gelmişti. Ve bu da elbette Enrique için yine sıkıntılı günler demekti. Üstelik, daha ülkeden ayrılmadan, sonraki tarihler için birtakım  konser, turne planları, hatta sözleşmeleri yapılıyordu ki bu da Enrique’in Amerika’ya daha birkaç kez gidip geleceği anlamına geliyordu. Yolculuk yine deniz yoluyla yapılacaktı ve yine Enrique sıkıntılı, kâbuslu günler geçirecekti.

Bu sıkntılı düşüncelerin yanı sıra, Amerika kıtasında beğenilmenin, takdir edilmenin, alkışlanmanın da keyfini sürüyordu. Bu güzellikleri, Başkanlık Sarayı’ndan gelen bir davet de taçlandırmış oldu.  Başkan Wilson, selamlarını göndererek, onunla tanışmak istediğini bildiriyordu. Bunun yanı sıra, kendisinin ve yakınlarının bulunduğu bir topluluğa özel bir konser vermesini rica ediyordu.

Bu rica elbette geri çevirilemezdi.  Ama, davet program dışı çıktığı için,  İspanya’ya onları götürecek gemiyi kaçıracaklardı. Bu sakınca ilgililere iletildiğinde hemen araştırıldı ve  birkaç gün sonra Sussex adlı bir İngiliz gemisinin Avrupa’ya hareket edeceği öğrenildi. Gerçi yolculuk biraz uzayacaktı ama önemli değildi. Gemi önce İngiltere’ye uğrayacak, sonra Fransa’nın Dieppe limanına geçecekti. Yolculuğun sonraki bölümü ise trenle olacaktı.

Böylece bu sorun da halledilmişti. Hareket gününden bir gece önce İspanyol Büyükelçisi, Granados ailesi şerefine bir yemek verdi. Yemekte konuşurlarken, sefir, giden geminin Sussex olduğunu öğrenince, bir İngiliz gemisine binmenin riskli olacağı konusunda Granados’u uyardı. Çünkü Birinci Dünya Savaşı’nın en şiddetli çarpışmalarının olduğu bir dönemdi.

Yapılacak pek bir şey yoktu. Tüm hazırlıklar tamamlanmış, yerler hazırlanmıştı. Hem büyükelçi biraz abartmış da olabilirdi.

Geminin hareket edeceği gün, limanda yine renkli sahneler yaşandı. Arkadaşlarından ve resmi görevlilerden oluşan kalabalık bir grup onları uğurlamaya gelmiş, hediyeler getirmişlerdi. Enrique ve Ampar çok duygulandılar.

Yolculukları  çok güzel geçti  ve İngiltere’ye vardılar. Bir süre bekledikten sonra gemi 24 Mart 1916 günü Fransa’nın Dieppe limanına doğru yola çıktı. O sırada Manş Denizi’nde bulunan bir Alman denzialtısı Sussex’i fark etmiş ve ona doğru yönelmişti. Öğleden sonra 15.00 sıralarındaydı. Alman denizaltısından gönderilen bir torpido Sussex’i tam isabet gövdesinden vurdu. Gemi büyük bir patlamayla ortadan ikiye ayrıldı ve bir parçası çok kısa bir sürede, içindeki insanlarla birlikte sulara gömüldü. Diğer parça henüz su yüzündeydi ama her an batabilirdi.

Ne olduğunu anlamaya fırsat bulamayan insanlar, panik halinde denize atlıyorlardı. Çığlıklar, feryatlar, ağlamalar, yalvarmalar…  Enrique, nasıl olduğunu anlayamadan kendini bir kurtarma sandalında buldu. Şoke olmuştu. Gördükleri gerçek miydi yoksa kâbus muydu? Çeneleri birbirine vuruyor, her tarafı titriyordu. Geçirdiği şok ve korkudan dolayı sesi de kısılmıştı sanki..

Bir anda Ampar’ın yanında olmadığını fark etti. Dehşet içinde kaldı. Ona ne olmuştu acaba? Etrafına bakındı ama bir şey görmesi kolay değildi ki. Koca dalgalar, filikalara ulaşmaya çalışan, denizin üstünde kalmaya çalışan insanlar…

Bir ara, sandalın biraz ilerisinde, dalgalar arasında batıp çıkan, panik içinde el sallayıp yardım isteyen biri…Bir kadın… Biraz dikkat edince bu  kadının Ampar olduğunu fark etti dehşetle… Çok sevdiği eşini bu tehlikeden kurtarmalıydı.  Tereddüt etmeden suya atladı. Atladı ama….. Atlarken yüzme bilmediğini düşünmedi bile.. Tek düşüncesi sevdiği eşine yardımcı olabilmekti. Onun için de kendini, hayatı boyunca ölesiye korktuğu denize atıvermişti.

Enrique’in Ampar’a ulaşması olanaksızdı. Yüzme bilmediğinden hemen sulara gömüldü. Bir süre daha çırpınan Ampar da sevgilisine kavuşmak istercesine, sonunda dalgalar arasında kayboldu. Bir denizcinin oğlu olan ama denizden ölesiye korkan Enrique Granados, denize esir düşmüştü.

(alıntı)

 

DUYGUSAL ZEKÂNIN ZAFERİ

1950’lerin Japonyasındayız. Dövüş sanatı Aikido üzerine incelemeler yapan Amerikalı Terry Dobson, bir akşamüstü banliyö treniyle Tokyo’dan evine dönerken, iri yarı, aşırı sarhoş ve üstü başı pislik içinde bir işçi trene bindi. Sendeleye sendeleye dolaşırken, etrafına da dehşet salmaya başladı. Bağıra çağıra küfürler ederek ilerlerken, önüne çıkan kucağında bebeği olan bir kadına vurunca, kadın yolcuların üzerine yığılıp kaldı. Vagonun ortasındaki metal bir direği kavrayıp yerinden sökmeye çalışırken, etraftakilere de ağza alınmayacak küfürler etmekteydi. Bu arada yalpalaya yalpalaya ilerleyen sarhoş adamın hışmına uğramamak için, yolunun üzerindeki genç-yaşlı, kadın-erkek  herkes sağa sola kaçıştığından, kompartmanda bir kargaşa başladı.

Günde sekiz saat Aikido çalışmakta olan Terry, birinin canı tehlikeli bir şekilde yanmadan duruma müdahale etmeye karar verdi. Ancak öğretmenlerinin sözlerini de hızla aklından geçirmekteydi: “Aikido, bir uzlaşma sanatıdır. Dövüşme zihniyetine sahip biri, evrenle bağlantısını koparmış demektir. İnsanlara hükmetmeye çalışırsan, zaten baştan kaybetmiş sayılırsın. Bizler, çatışmaları nasıl önleyeceğimizi, çözümleyeceğimizi inceliyoruz, nasıl başlatacağımızı değil.”

Terry, hem bunları düşünüp hem de bu işi nasıl gürültüsüz, patırtısız halledeceğini düşünürken, yavaşça ayağa kalktı. Sarhoş, Terry’nin ayağa kalktığını farketmişti. Sadece ayağa kalktığını değil, ona doğru ilerlemeye başladığını da görmüştü. “Hah işte bir yabancı! Gel sana unutamayacağın bir Japon terbiyesi vereyim” diyerek o da Terry’ye doğru ilerlemeye başladı. Artık çatışma kaçınılmazdı. Terry, hızla neler yapması, nasıl bir strateji uygulaması gerektiğini düşünürken…. Tam o sırada, kulakları tırmalayan fakat neşeli bir sesle, yaşlı bir adam “Heeey” diye bağırdı. Sanki uzun zamandır görmediği bir arkadaşını görmüş de çok sevinmiş birinin seslenişidir bu.. Duyduğu bu sesle şaşıran sarhoş arkasına döndüğünde, kimonosunun içinde sanki kaybolmuş gibi oturan, yaklaşık 70 yaşlarında ufak tefek biriyle göz göze geldi. Yaşlı adam yine neşeli bir şekilde elini sarhoş adama sallayarak, cilveli bir sesle “Gel bakiiim” diye onu yanına çağırdı. Sarhoş “Ne diyorsun moruk! Ne istiyorsun?” diye bağırarak yaşlı adama doğru ilerledi. Terry, olabilecek bir tatsızlığı önleyebilmek için daha da dikkat kesilmişti.

Yaşlı adam yine en şirin tavrıyla “Ne içtin bakalım?” diye sordu sarhoşa. Sarhoşun halen saldırganlığı sürmekteydi: “Sana ne moruk! Sana ne?” Yaşlı adam sakin ve neşeli bir şekilde: “Elbette bana ne. Ama merak ettim. Ben de içmeyi çok severim.” Sarhoş, “Saki içtim, tamam mı? Beğenemedin mi?” diye burnundan soluyarak yanıt verince, yaşlı adam küçük bir çığlık atarak “Harika! Harika!..” dedi ve konuşmasını sürdürdü: “Biliyor musun en sevdiğim içki saki’dir. Her gece ben ve karım, küçük bir şişe saki ısıtırız ve bahçeye çıkar, çok eskiden kalma tahta sıramıza oturup bunu içeriz.” Yaşlı adam ara vermeden konuşmasını sürdürüyordu; arka bahçesindeki Japon incirini, elleriyle yetiştirdiği çiçeklerini anlatmaya koyuldu. Sarhoşun yüzü gevşemeye başlamıştı; sakinleşmekteydi. “Ben de Japon incirini çok severim” dedi yorgun bir sesle. “Eminim senin de harika bir eşin vardır” diye devam etti yaşlı adam. “Hayır benimki öldü” diye iç geçirdi sarhoş ve hıçkırıklar arasında eşinin ölümünü, işini ve her şeyini nasıl kaybettiğini anlattı. İçinde bulunduğu durumdan da çok utandığını sözlerine ekledi.

Terry, ineceği istasyona gelmişti. İnerken geriye dönüp baktığında, sarhoş adamın sıraya uzanıp başını yaşlı adamın dizine koyup tatlı bir sohbete girdiğini gördü.

Terry Aikido konusunda çok şey öğrenmişti. Ama bir çatışma kaçınılmaz olduğunda yaşlı adam kadar başarılı bir şekilde atlatamadığını fark edince, daha çok şey öğrenmesi gerektiğini anladı. Kendisinden kat kat güçsüz olan yaşlı bir adam, zekâsını kullanarak, iri yarı sarhoşu birkaç dakikada muma çevirmişti. Terry “İşte duygusal zekâ bu olsa gerek” diye düşündü.

“Duygusal zeka” terimi, ilk olarak 1990’da Harvard Üniversitesi’nden psikolog Peter Salovey ve New Hampshire Üniversitesi’nden psikolog John Mayer tarafından kullanıldı. Daha sonra Harvard Üniversitesi’nden ve The New York Times’da davranış ve beyin bilimleri konularından sorumlu psikolog Daniel Goleman tarafından geliştirildi ve duygusal zeka becerilerinin, bilişsel zeka dediğimiz (IQ) ‘dan daha önemli olduğunu 1995 yılında yayınlanan “Duygusal Zeka” adlı kitabında kanıtlamaya çalıştı.

Salovey ve Mayer duygusal zekayı ilk olarak şöyle tanımlamışlardır: “Kişinin kendisinin ve diğerlerinin hislerini ve duygularını izleme, bunlar arasında ayırım yapma ve bu bilgiyi düşünce ve eylemlerinde kullanma becerisini içeren, sosyal zekanın bir alt kümesidir”.

Dr. Daniel Goleman, “duygusal zekayı kişinin kendi duygularını anlaması, başkalarının duygularına empati beslemesi, ve duygularını yaşamı zenginleştirecek biçimde düzenleyebilmesi yetisi” olarak tanımlıyor.

Kendi kişiliğini tanıma, öz denetim, sabır, sebat, tutarlılık, içgüdü, kendini başkasının yerine koyma yani empati, insanlarla iletişim kurma yeteneği, hoşgörü, esneklik, dengeli ve tutarlı olmak… Bütün bunlar ve daha birçokları, duygusal zeka dediğimiz kavramın öğeleri.

Dileğimiz, içinden çıkılması zor durumlardan, duygusal zekâmızı kullanarak yıpranmadan kurtulabilmek.

(alıntı)

BAKMAK DEĞİL GÖRMEK

Bağlı bulunduğum turizm şirketinin müdürü bir akşamüzeri beni arayarak, Bangkok’a gelmekte olan bir turist grubuna rehberlik etmemi istedi. Hemen havaalanına gidip kafileyi karşıladım. Misafirlerimi önce akşam yemeğine, sonra da defalarca seyrettiğim bir yerel dans gösterisine götürmek üzere otobüslere bindik.  Yolda, yanımda oturan bey ile hararetli bir sohbete daldık. Konuşma sırasında adamın, sanki başka dünyalardaymış gibi hareketsiz durması  dikkatimi çekti. Fakat çantasının kenarından sarkan beyaz bastona gözüm takılınca gerçeği anladım. Adam görmüyordu.

Konuşmamız sürerken, görme yetisini, gençliğinde geçirdiği bir trafik kazası sonrasında kaybettiğini öğrendim. Ama bu kaza onun seyahat etme arzusunu engellememişti. Gözlerini kaybedeli yaklaşık kırk yıl olmasına karşın neredeyse dünyayı dolaşmıştı. Yol boyunca çok ilginç şeyler anlattı.

Bir ara dedi ki: “Yemekten sonra bir dans gösterisine gidecekmişiz, öyle mi?” “Evet efendim!” diye yanıtladım”.  Bir an durakladıktan sonra  “ Orada lütfen yanınıza oturabilir miyim? Ve gördüklerinizin bir kısmını bana anlatırsanız çok sevinirim” dedi. Defalarca gördüğüm bir gösteriyi biraz olsun renklendirebilmek benim için de iyi olacaktı. Hem de gösteri bir an önce bitsin diye oflayıp puflamayacaktım. Bu nedenle teklifini sevinerek kabul ettim.

Gösterinin yapılacağı salona geldiğimizde, sahneye yakın bir masaya oturduk. Henüz program başlamamıştı ama  hafif bir müzik sesi salonu dolduruyordu. Misafirim bir süre müziği dinledikten sonra dedi ki: “Müzik, bizim Batı müziğine duyarlı kulaklarımıza biraz yabancı geliyor ama tılsımlı bir havası  var, insanın içine işliyor. Lütfen müzisyenleri ve enstrümanlarını tarif eder misiniz?” O ana kadar, hatta o güne kadar, gösteriden önce müzik çalan bu beş müzisyeni fark etmemiştim bile. Müzisyenleri, kıyafetlerini, enstrümanlarını çalarken yüzlerindeki ifadeleri, enstrümanların neden yapıldığını, şekillerini ve daha buna benzer birçok sorusunu, elimden geldiğince hissederek anlatmaya çalıştım. Bu güne kadar dikkat etmediğim o kadar çok şey sormuştu ki, bunları nasıl olup da görmedim, fark etmedim  diye kendimden utandım.

Perde açıldı ve altı genç kız sahnede gösteriye başladılar. Müziğin ritmine uyarak hareket ettikçe savrulan ipek elbiselerini, başlarındaki altın sarısı taç şeklindeki başlıklarını, yaklaşık 10 santim uzunluğundaki tırnaklarını anlattım. Ve bu arada, beni hayretler içinde bırakan birçok sorusunu da yanıtlamaya çalıştım. Anlattıklarımı büyük bir dikkatle dinlerken, birkaç kez “görebiliyorum” demesi beni çok duygulandırdı. Onun gözü olma görevimi galiba başarıyordum.

Gösterinin ilk yarısı bittiğinde, tiyatro müdüründen izin alarak onu sahne arkasına götürdüm. Dansçı kızlardan birinin yanında durduk. Utanarak ellerini ona doğru uzattı, elbisesini hafifçe okşadı. Kızın ellerini, sanki iki narin kuşu tutuyormuşcasına yavaşça ellerinin arasına aldı, uzun tırnaklarına dokundu. Bütün hareketleri, ibadet edercesine sakin, hassas, sevecen ve duygu yüklüydü. Onu izlerken boğazıma kocaman bir yumruk tıkanmıştı sanki…

Gecenin ilerleyen saatlerinde, misafirimin heyecanlı hayret nidaları, onay sözcüklerinin yanısıra,  daha çok şeyin farkına varır olmuştum. O güne kadar bakıp da görmediklerimi görmüştüm: Yöresel kıyafetlerin renk uyumları, modelleri, dans eden kızların yüzlerindeki her an değişen ifadeler, hatta yarı karanlıkta bekleyen garsonun ışıldayan gülümsemesi  ve daha birçok şey…

Otele döndüğümüzde, görmeyen misafirim yanımdan ayrılmadan önce elimi öyle içtenlikle sıktı ki, sıcaklığın kalbimde hissettim. Sonra da beni sımsıkı kucaklayıp “Herşeyi benim için ne kadar güzel gördünüz! Size ne kadar teşekkür etsem azdır!” dedi.

Aslında benim ona tekrar tekrar teşekkür etmem gerekiyordu.  Çünkü görmeyen bir varsa o da bendim. O, benim gözümün önünden, bu ihtiraslı, bencil, maddeci dünyanın oluşturduğu perdeyi kaldırmama ve daha önce görmediğim birçok güzelliği görmeme yardımcı olmuştu. Onun sayesinde bakmayı değil görmeyi öğrenmiştim.

(alıntı)

TESLİMİYET

                                                                                                                                       

 “İnanmanın yolu mantıktan geçer.Önce inanınız, sonra teslim olunuz.”

Teslimiyet, inanç basmaklarının sonuncusudur. İnancı, doğruluğu, yararlılığı, gerekliliği ve zorunluluğu akıl ve mantık süzgecinden geçirilerek saptanmış, düşünce ve tahayyül yoluyla ruha sindirilerek özümsenmiş bilgidir diye tarif etmiştik. İman için de özbenliği ile bir fikri benimsemek, ona ruhen bağlanmaktır demiştik. Teslimiyet ise, imandan sonraki safhadır. Bizden daha yüksek, daha yüce bir gücün öne geçip yol göstermesi için bilinçli zihnimizin geri çekilmesidir. Çocuğumuzun iyi bir tahsil yapabilmesi için onu, bilgisine güvendiğimiz öğretmenlere teslim ederiz. Başa çıkamadığımız, kendi kendimize halledemediğimiz hastalığımızın tedavisi için doktora teslim oluruz. Ve hepsinin üstünde YÜCE YARATAN’a teslim oluruz. Hem de kayıtsız şartsız teslim oluruz. Neden mi?

Çevremize şöyle bir gören gözle bakalım. Tabii önce kendimize bakalım. Fizik bedenimiz her an faaliyettedir. Öyle bir harikulade mekanizmalar düzenidir ki, hiçbir insan gayreti asla onun modelinin ve etkinliğinin bir benzerini gerçekleştiremez. Dakikada ortalama 60 kez kalbimiz atar. Dakikada ortalama 16 kez nefes alıp veririz. Yediğimiz yemekleri inanılmaz bir şekilde sindirir ve alınan besinlerin, ihtiyaç duyulan yerlere aksamadan gittiğini hisseder, hayretler içinde kalırız. Bütün bunlar, özel bir çabamız olmadan, inanılmaz bir hassasiyetle ve düzenle kendiliğinden olur.

Çevremizdeki bitkilerin, hayvanların yaşamları da bizleri hayretten hayrete düşürecektir. Ağaçlar çiçek açar, meyve verir. En önemlisi, havadaki karbondioksidi alıp oksijen verir, yani dünyayı canlılar için yaşanacak hale getirir. Ucu bucağı olmayan, mesafelerin ışık hızıyla ölçüldüğü kainatta, gezegenlerin hareketleri saniye derecesinde hassasiyetle devam eder. Bu ihtişam karşısında biz zavallı insana ancak, bu Yüce Kudret’e teslim olmak kalır.

Teslimiyeti, bizden daha yüksek bir gücün öne geçip yol göstermesi için bilinçli zihnimizin geri çekilmesidir diye tanımlamıştık. Örnek olarak da öğretmeni ve doktoru vermiştik. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ama düşünecek olursak, bu teslim olduklarımız da insan, onların da eksikleri var diyebiliriz. Doğru! Ama önemli olan, bizden daha yüksek bilgi ya da güce sahip olmasıdır. Bu nedenle onlara teslim oluyoruz. Buna rağmen öğretmen de hata yapabilir, doktor da… Bizim inancımızı sarsabilirler. Teslimiyetin en yücesi olan Yaratan a teslimiyette ise böyle birşey söz konusu olamaz. O, inançların en yücesidir. O, hata yapmaz, O abes iş yapmaz. Öyle ise O’na olan inancımız en yüce, en sağlam, en GERÇEK inançtır.

Tanrı’ya teslimiyet zayıflık değildir. Aslında o bir kuvvettir. Tanrı’ya teslim olmak demek, O’nun emrettiklerini aynen yapacağız demektir; O’ndan geleceklere boyun eğeceğiz demektir, çünkü her ne olursa olsun hayrımızadır. Tanrı’ya teslim olmak demek, sevmek demektir. Sevgiye öncelik verdiğimizi onaylamakla biz, Tanrı gücünü eyleme geçirmiş oluyoruz. Bu bir benzetme değil, bir gerçektir.

Teslimiyet, pasif bir boyun eğme değildir. Teslimiyet, Tanrı’nın heykeltraş, bizim de kil olmamıza rıza göstermemiz demektir. Tanrı’ya teslim olmak demek, O’nun bizi sevdiği ve gözettiğini kabul etmemiz demektir. Teslimiyet, Yüce İrade ile uyum içinde yaşayabilmektir. Teslimiyet, her zorluğa, ruhsal gelişim ve artan farkındalık olarak bakabilmektir. Teslimiyet, bu hayatı kabul etmektir. Teslimiyet, yüreğin bilgeliğidir. Teslimiyet, yüksek bir bilgi seviyesini gerektirir. Neye teslim olacağını, niçin teslim olacağını çok iyi bilir. Çünkü teslimiyet, inancın, imanın ötesindedir. Ancak bilgiyle teslimiyete ulaşılabilir.

Teslimiyet, sorumluluktan kaçmak değildir. Aksine, sorumluluğumuzun farkında olmak demektir. Bilgimin, gücümün nerede başlayıp nerede bittiğini bilerek, daha yüce güç ve bilgiye teslim olmak demektir.

Slm kökünden gelen selâm, esenlik, barış, huzur, güvenlik demektir. İslam da aynı kökten, aynı anlama gelir. Müslüman da (doğrusu müselman) teslim olan demektir. Yani dinin temelinde teslimiyet yatıyor. Tabii ki Yaratan’a teslimiyet. Bu teslimiyet körü körüne değil, bilinçli, bilgili, düşünmeyle varılan bir derecedir. İnanmak, mantıkla, düşünerek olur. Mantık, akılla işler. Mantık, yeni alınan bir bilginin akıl terazisinde tartılması işlemidir. Yani, eskiden edindiğimiz, doğruluğunu vargıladığımız (kanaat getirdiğimiz) bilgilerimizin karşısında yeni bilgilerin değerlendirilmesidir. Akıl, tecrübelerin ışığında parlar. Yani, tecrübelerden elde edilen denenmiş bilgi veya ışık, aklı büyütür ve parlaklaştırır.

Teslimiyet, hata yapma ihtimalini azaltır. Yaratan’ın emirlerinin, insanın tekâmülü ve arınmasına yardım edecek hayırlı bilgiler olduğuna inanıp bu emirlere  harfiyen uymaya çalışan insan daha az hata yapar. Birtakım olaylar karşısında kişiler savunmaya geçerler “Ben zaten çok şanssızım”  ya da “Şansım yaver gitti” diye. Halbuki kötü şans ya da iyi şans yoktur. Şans diye birşey yoktur. Herşey, Yüce Yaratan’ın emrinde ve kontrolunda cereyan eder ve herşey bizim hayrımızadır.

Teslim olan biri, olayların dilini anlamaya, çözmeye çalışır. “Bu kesinlikle benim hayrımadır. Ama buradaki mesaj nedir? Ne yapmam isteniyor?” diye düşünür. Mutlaka hayrına olduğunu bilir; çünkü teslim olmuş. Yüce Yaratan’ın sevgisinden varedildiğini biliyor. Ama neden olduğunu anlamak için çaba sarfediyor. Kısaca, teslimiyet pasif bir bekleyiş değildir.

Aksini düşünelim.. Teslimiyet içinde olmayan biri de, başına gelen iyi ya da kötü olayları şans, kader gibi perdelemelerle geçiştirir. Özüne inemez. Sonuçta da hem akıl ve düşünceden uzaklaşır, hem de korku, endişe içinde belirsizlikler yaşar.

(derleme)

TONY’nin ÖYKÜSÜ

                   Tony Aliverty kördü. Fakat o, yanında yardımcı kimse olmadan, hatta bastona bile gereksinmeden, mahşer gibi kalabalık New York sokaklarında hergün işine gidip gelirdi. Yolda yürümesi onun için çok ama çok kolaydı. Metroya binmesi gerekirse, kat kat yerin altına iner , gideceği yere gider ve yine rahatlıkla dışarı çıkardı. Ne zaman duracağını, nereye gideceğini, ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi.

Tony, tekerlekli pateni mükemmel kullanır, bisiklete biner, çok güzel piyano çalardı. Onunla tanıştığımda bir büyük hastanede, gözlerini kaybeden yaşlılara yol gösterici, bilgilendirici olarak görev yapmaktaydı.

Kendisini hastanedeki odasında ziyaret etmiştim. Çok zevkli olduğunu hemen belli eden güzel bir takım elbise ve kravat vardı üzerinde. Konuşması çok etkileyiciydi. Konuşurken yüzüme o kadar güzel ve doğal bakıyordu ki, bilmeyen biri onun kör olduğunu kesinlikle anlayamazdı. Kendisini çok iyi yetiştirdiği belliydi. Körler için özel Brail alfabesiyle yazılan yazıları eldivenle bile okuyacak denli hassas parmakları vardı. Daktilo klavyesini kusursuz ve hızlı kullanıyordu.

İşin en ilginç tarafı, yaptıklarının birini dahi önemsemek şöyle dursun, gayet sıradan birşeyden bahseder gibi “Her kör en az benim yaptıklarım kadarını yapabilir, eğer gerçekten yapmayı arzularsa”  diyordu.

Tony çok küçükken gözlerini bir hastalık sonucu kaybetmiş. Babası o tarihten itibaren oğlu ile bizzat ilgilenerek, etrafındaki eşyaları ona tanıtmakta büyük çaba sarfetmiş ve daima şu telkini yapmış: “Ellerini öne doğru uzatarak yürüme…. Herşeyin yerini çok iyi sapta… Başını dik tut…. Eğilmeden yürü….”  Bu sözlerin defalarca yinelenmesi sonucu küçük Tony, kısa, korkak, ikircikli adımlar yerine, doğal, düzgün ve sağlam adımlarla yürümesini öğrendi.

Babası ona ayrıca marangoz aletlerini kullanmasını, odun kırmasını, bahçede çiçek yetiştirip ağaçların budanmasını  da öğretmişti.

Tony dokuz yaşına bastığında New York’daki körler enstitüsüne gönderildi. Okuldaki ilk hafta harikulade güzel geçti. Arkadaşları ona çevreyi gezdirip tanıttılar, birçok şey öğrettiler, hemen her isteği yerine getirildi. Ona, bir prensmiş gibi davrandılar. Gelgelelim ikinci hafta herşey değişti. Çevresindekiler birdenbire çok insafsız olmuşlardı. Daha bahçeye adımını attığı an arkadaşları üzerine koşmuş, kimi itip düşürmüş, kimi çelme takmış, kimi yerden kaldıracağı yerde, üzerinden atlayıp geçmişti. Sanki bir hafta önce çevresiden gördüğü ilgi ve şefkat, tatlı bir düştü…

Aslında arkadaşlarının bu davranışları okul müdürünün kontrolu altındaydı. Müdür, bu tür terbiyenin, büyük küçük tüm körler için gerekli olduğu görüşündeydi. Onların mutlu ve başarılı bir yaşama ancak bu yolla ulaşbileceklerine inanıyordu. Çok ileri gitmemek koşulu ile, körler zorlukları önce kendi aralarında çözümlemeliydiler.

Tony’nin okuldaki ilk haftalarına ait en canlı anısı, çocukların büyük oyun sahasında koşarken ellerini çırpmalarıydı. Dikkat etmişti, bu el çırpmalarının yankısı, onlara çevredeki tüm varlıkların, örneğin ağaçların, duvarların, taşların ya da başka engellerin var olduğunu bildiriyordu. Tony de zamanla el çırparak konumunu saptamada büyük yetenek kazandı.

Tony okulu birincilikle bitirdi. Koleje gittiğinde, gören insanlarla rekabet ona son derece basit ve kolay geldi. Esas halledilmesi gereken sorun çok başkaydı. Örneğin pansiyon sahipleri kör birine oda kiralamaktan kaçınıyorlardı. İşverenler de kör biri yerine, görene iş vermeyi yeğliyorlardı. Bir gece kulübünde piyano çalma işini buluncaya dek çok zaman aç yattı. Ev kiralama konusunu  da, ancak gören bir arkadaşının yardımı ile halledebildi.

Kolejde, ona gönüllü olarak kitap okuyan bir kızla arkadaşlığı bir süre sonra aşka dönüştü ve okul bitmeden evlendiler. Tony çok mutluydu, karısını çok seviyordu ve onun da kendisini sevdiğinden emindi.

Anlattığımız öykünün 1950’lerde geçtiğini düşünecek olursak, radyo o yılların en popüler dinleme aracıydı. Koleji bitirdikten sonra girdiği işte Tony’nin görevi radyo kondansatörlerini ayarlamaktı. Bir saat içinde 28 kondansatör ayarlaması gerekiyordu. Fakat görme engelli olduğu için, diğer işçilere göre daha düşük verimlilikle çalışıyordu. Tony bu sorunu nasıl halledeceğini düşündü ve sonunda bir alet geliştirdi. Bu alet, istenilen ayarın gerçekleştiğini ses vererek bildiriyordu. Tony bu aletin yardımıyla, bir saatte yapması gereken kondansatör ayarını 100’e çıkardı. Ve yalnızca bunu kendisi için kullanmadı. Fabrikada çalışan bir diğer kör arkadaşına da aynından yaptı. Her ikisinin başarısına fabrika sahipleri inanamadılar. “Kimse bu kadar zamanda bu kadar iş yapamaz” diyorlardı. Başarıyı gözleriyle de görünce tüm fabrika çalışanlarına bu aletten dağıtıldı. Tony de elbette bu başarısının karşılığını zarif bir zarfa konmuş kabarık bir çek  ile gördü.

Yaşlanıp da emekli olunca köşesinde oturacak biri değildi Tony… Önce de belirtildiği gibi, bir hastanede, yaşlılık nedeniyle gözlerini kaybetmiş kimselere yol gösteriyor, bilgilendiriyor, deneyimlerini aktararak onlara yardımcı oluyordu.

Konuşmamızın sonuna doğru Tony bana şunları söyledi: “ Gözlerini kaybetmiş çok hareketli biri için çarpmak, sendelemek hatta yaralanmak hiç önemli değil. Asıl önemli olan başkalarının söylediklerinden rahatsız olmak, sıkılmak, çekinmektir. Örneğin geçen gün arkamda yürüyen iki kişinin şöyle konuştuklarını duydum: “Canım neden bunlar bastonsuz çıkıyor sokağa?…”    İşte bu beni nasıl rahatsız ediyor bilseniz! İnanın tokat yemiş gibi oluyorum.

                   Tony cebinde katlanabilir bir baston taşırdı. Gerektiğinde ya da yabancı olduğu bir yerden geçerken kullanırdı onu.

Hemen çoğumuz, gereksinimi olup olmadığını düşünmeden önümüze çıkan bir köre yardım etmek isteriz. Halbuki bu bazan kötü sonuçlar doğurur. Örneğin bir keresinde Tony, koluna giren birinin beceriksizliği nedeniyle kocaman bir ağaca çarpmış ve yüzünden yaralanmış.

Tony, kör bir insanın normal bir yaşam sürebilmesi için, görenlerden daha fazla gayret sarfetmek zorunda olduğunun bilincindeydi.  Ama son söz olarak da şunu eklemeden edemedi: “Görenler de biraz çaba sarfederek bizlere yardımcı olsalar daha iyi olmaz mı?

 

Kaynak: Bütün Dünya Dergisi

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın