PARAMAHANSA YOGANANDA
Paramahansa Yogananda, 5 Ocak 1893’de kuzeydoğu Hindistan’da doğdu. Adı Mukunda Lal Ghoş idi. Ruhsal ilerleme için manastıra ait Swami topluluğuna girince 1914’de adı Yogananda olarak değiştirildi. Ek olarak, 1935 yılında gurusu Sri Yukteswar, ona, dini bir unvan olan Paramahansa’yı verdi. Dünya çapında ünlü bir yogi olup, kurmuş olduğu Self-Realization Merkezleri dünyanın birçok ülkesinde faaliyet göstermektedir.
—————————————————————–
Dış evrende yürürlükte olan ve bilim adamlarınca keşfedilebilen prensiplere “doğa yasaları” denir. Fakat gizli ruhsal planları ve bilincin iç dünyalarını yöneten daha süptil yasalar vardır; bu prensipler, yoga bilimi sayesinde öğrenilir. Maddenin gerçek doğasını, fizikçi değil, Öz’ünü idrak edebilmiş usta kavrayabilir. (s.120)
—————————————————————–
İnsan zihni, Tanrı’nın her şeye kadir bilincinin bir kıvılcımıdır. (s.119)
——————————————————————-
Bilgilik en büyük arınıdırıcıdır. (sayfa 121)
———————————————————————-
Beden, güvenilmez bir arkadaştır. Ona hakkı olduğu kadarını verin, fazlasını değil. (s.123)
————————————————————————
(Mukunda, yani yogananda, himalayalara gidip bir an önce ruhsallığa erişmek istemektedir. Hocası ise her ikisini de aşırıya kaçmadan gerçekleştirmesi gerektiğini şu sözlerle belirtiyor: Vecid ile sarhoş olmamalısın. Dünyada yapacağın daha çok iş var. Ruh, evrensel yaradılışın enginliklerine yayılırken, beden de günlük görevlerini yerine getirmelidir. (sayfa 149)
——————————————————————–
“Bilmek istiyorum efendim, Tanrı’yı ne zaman bulacağım?”
“Onu zaten buldun!..”
“ Oh, hayır efendim, ben öyle düşünmüyorum.”
“Eminim, evrenin antiseptik bir köşesindeki bir tahtı süsleyen, muhterem bir kişilik bekliyordun. Buna karşılık, görüyorum ki, Tanrı’yı bulmuş olmanın kanıtının, kişinin doğaüstü güçler elde etmesi olduğunu zannediyorsun. Hayır!.. İnsan bütün evreni kontrol edebilecek gücü kazanabilse bile, yine de Tanrı’nın erişilmez olduğunu görür. Ruhsal gelişme, kişinin dışa dönük güç gösterileriyle değil, meditasyonlarındaki mutluluğunun derinliği ile ölçülür. (s.152)
——————————————————————
Dışa dönük arzular, bizi içteki Cennetten uzaklaştırır; bu özlemler kişiye, ruhun mutluluğunu sadece taklit eden, sahte zevkler sunar. Zihin, duyusal engellerden Kriya Yoga sayesinde arındırıldıktan sonra meditasyon, Tanrı hakkında iki yönlü bir kanıt sağlar. Sonsuza dek taze olan mutluluk, bizi atomlarımıza kadar ikna ederek Tanrı’nın varlığını ortaya koyar. Aynı zamanda kişi, meditasyonda, O’nun hemen beliren rehberliğini ve her zorluk karşısında verdiği uygun cevabı da bulur. Sadece Tarı kusursuz öğütler verebilir; evrenin yükünü O’ndan başka kim taşıyabilir ki? (s.153)
——————————————————————–
Gurum, bir radyo gibi alıcı-verici yönleri mükemmel olan bir insandı. Düşünceler, esîrde hareket halinde olan süptil titreşimlerden başka bir şey değildir. Nasıl ki doğru bir şekilde ayarlanmış bir radyo, her yönden gelen binlerce diğer program arasından,istenilen bir müzik parçasını yakalayabiliyorsa, Sri Yukteswar da aynı şekilde, dünyadaki yayın yapan insanların sayısız düşünceleri arasından, belirli ve uygun bir düşünceye karşı hassas bir alıcı özelliğe sahipti. (s.157) (Guru: sanskritçede karanlığı dağıtan demek)(1939 yılında icad edilen bir radyo mikroskop, o güne kadar bilinmeyen yeni bir ışınlar dünyasını ortaya çıkarmıştır. Hareketsiz olduğu düşünülen maddelerin her çeşidi gibi, insanın kendisi de bu aletin gördüğü ışınları yayımlamaktadır diye yazmıştı Associated Press… Telepatiye, durugörüye inananlar, bu bildiriyle, gerçekten bir kişiden bir diğerine giden görünmez ışınlar üzerinde ilk bilimsel kanıta sahip oldular. Uzun seneler boyunca insanlardan ve tüm canlılardan yayılan ışınların varlığı, bilim adamları tarafından şüpheyle karşılanmıştı. Bugün bu ışınların varlığının kanıtı elimizdedir. Bu keşif göstermektedir ki, doğadaki her bir atom ve her bir molekül, kesintisiz bir radyo istasyonudur. Böylece, ölümden sonra bile, daha önce bir insan olan madde, karmaşık ışınlarını göndermeye devam eder. Bu ışınların dalga boyları, bugünkü yayınlarda kullanılanlardan daha kısa dalga boyları ile, en uzun radyo dalgalarına kadar uzanmaktadır. Bu dalgalar hemen hemen kavranılamayacak kadar karmaşıktır. Bunlardan milyonlarcası mevcuttur. Çok geniş olan bir tek molekül bile, aynı anda 1.000.000 değişik dalga boyu yayımlayabilmektedir. Bu cinsten olan daha uzun dalga boyları, radyo dalgaları kadar kolay ve hızlı bir şekilde hareket etmektedir. Yeni radyo ışınlarıyla, ışık gibi alışık olduğumuz ışınlar arasında hayret verici bir fark vardır. O da, bu radyo dalgalarının, durağan maddelerden,binlerce yıla kadar varan uzun bir süre yayılmaya devam edeceğidir.)
———————————————————————-
Sükûnette olamamanın bozucu etkilerinden veya parazitlerinden arındırılmış insan zihni, karmaşık radyo mekanizmalarının bütün fonksiyonlarını gerçekleştirme gücüne sahiptir: Düşünceleri hem gönderebilmek, hem alabilmek, hem de istenmeyenleri eleyebilmek… Bir radyo yayın istasyonunun gücünün, kullanavildiği elektriksel akımın miktarıyla ilgili olması gibi, bir insan-radyonun etkinliği de, her insanda var olan irade gücünün derecesine bağlıdır.
Bütün düşünceler sonsuza dek evrende titreşmektedir. Bir usta, derin konsantrasyonla, canlı veya ölmüş herhangi bir insanın düşüncelerini keşfedebilir. Düşünceler bireysel değil, evrensel kaynaklıdır; bir gerçek yaratılamaz, fakat sadece algılanabilir. İnsanın herhangi bir hatalı düşüncesi, kendi muhakemesindeki büyük veya küçük bir eksikliğin sonucudur. Yoga biliminin amacı, zihini, İç Sesin hatasız öğütlerini bozulmadan duyabileceği kadar sakinleştirmektir.
Her ne kadar egosu tarafından en barbarca yollarla köleleştirilmeye çalışılmaktaysa da, insan, uzaydaki bir noktada sınırlanmış bir beden değil, esas olarak her yerde hazır ve nazır olan ruhtur. (s.157)
———————————————–
Tanrı herkese cevap verir ve herkesi önemser. O, küçük bir zümreyi değil, kendisine güvenerek yaklaşan herkesi dinler. (s.159)
————————————————–
Sankirtanlar (müzikli toplantılar), özdeki düşüncenin ve sesin özümsenmesi için yoğun bir konsantrasyon gerektiren etkili bir yoga veya ruhsal disiplin şeklidir. İnsanın kendisi, Yaratıcı Ses’in bir ifadesi olduğundan, ses onun üzerinde hemen güçlü bir etki yaratır. Dini müzikler insana neşe verir; çünkü omurgada bulunan gizli merkezlerden birinin, geçici olarak titreşimsel açıdan uyanmasını sağlar. Bu mutluluk dolu anlarda kişinin zihninde, tanrısal kaynağını çağrıştıran puslu hatıralar canlanır. (s.162) (Beyin ve omurgada bulunan serebrospinal gizli merkezlerin (çakraların, astral lotusların) uyanması, yoginin kutsal amacıdır. Batılı yorumcular, Yeni Ahit’deki Vahiy bölümünün, Haz. İsa tarafından Yuhanna’ya ve diğer yakın müritlerine öğretilmiş bir yoga bilminin sembolik açıklaması olduğunu anlamamışlardır. Yuhanna, “yedi yıldızın ve yedi kilisenin sırrı”ndan bahsetmektedir. Bu simgeler, yoga incelemelerinde serebrospinal eksendeki yedi “küçük kapı” olarak tanımlanan, yedi ışık nilüferini belirtmektedir. Yogi, bilimsel meditasyonla, tanrısal bir şeikilde planlanmış olanbu “çıkış”lar sayesinde, bedensel hapishanesinden kaçar ve gerçekte Ruh ile bir olan özdeki haline kavuşur.
Yedinci merkez, beyindeki “bin yapraklı lotus”, Sonsuz Şuurluluğun tahtıdır. Yoginin, tanrısal aydınlanma halinde Brahma’yı veya Yaratan’ı, “Lotusdan Doğan Bir” şeklinde algıladığı söylenir.
Lotus oturuşunun adı da, bu geleneksel pozisyonda, yoginin, serebrospinal merkezlerin çok renkli lotuslarını görebilemsinden gelmiştir. Her lotusun karakteristik bir taç yaprak veya pranadan oluşmuş ışın sayısı vardır. Bunlar çakralar veya çarklar oplarak da bilinir.
Lotus oturuşu omurgayı dik tutar ve bedeni, trans durumunda öne veya arkaya doğru düşme tehlikesine karşı, emniyetli bir şekilde kilitler. Dolaysıyle yogi tarafından en fazla tercih edilen meditasyon oturuşudur. S.164)
———————————————————————-
İnsana has tüm belâlar, evrensel yasanın şu veya bu şekilde çiğnenmesinden kaynaklanır. Kutsal metinler, insanın, her şeye muktedir olan tanrısal gücü göz ardı etmeksizin, doğanın yasalarına uyumluluk göstermesi gerektiğini belirtir. İnsan şöyle demelidir: “Tanrım, Sana güveniyorum ve bana yardım edeceğini biliyorum. Fakat ben de yeptığım yanlışları geri almak için var gücümle çalışacağım.” (s.168)
—————————————————————-
Elektrik ve manyetik radyasyonlar, evrende durmadan dönüp dolaşmaktadır; bunlar insan bedenini iyi ve kötü yönde etkiler. Bilgeler, saf metallerin, gezegenlerin negatif çekimlerinin aksine bir etki yapan güçlü bir astral ışık yaydığını keşfetmişlerdir. Bazı bitki karışımlarının da bu konuda faydalı olduğu bulunmuştur. Bunların en etkilisi ise, iki karatan küçük olmayan, kusursuz kıymetli taşlardır. Temiz ve saf kıymetli taşların, metallerin ve bitkilerle hazırlanan ilaçların, gerekli ağırlıkta olmadıkça ve doğrudan deriye temas edecek şekilde takılmadıkça hiçbir değeri olmadığı, az bilinen bir gerçektir. Genelde altın, gümüş ve bakırdan yapılmış bir kolluğun kullanılmasını öneririm. (s.169) (İnciler ve diğer kıymetli taşlar, ayrıca metaller ve bitkiler, doğrudan derinin üzerine uygulandıklarında, fiziksel hücreler üzerinde elektromanyetik bir etki yaratırlar. İnsan bedeni, aynı zamanda bitki, metal ve kıymetli taşlarda da olan karbon ve değişik metalik elementler içerir. Rişilerin (bilgeler) bu alandaki keşifleri, kuşkusuz bir gün fizyologlar tarafından da onaylanacaktır. Elektriksel hayat akımlarına sahip olan insanın hassas bedeni, daha keşfedilmemiş birçok gizemin merkezidir. S.241)
——————————————————————–
Tanrı her insanı bir ruh olarak yaratıp ona bireysellik vermiş, dolayısıyle de ister bir ana direk ister bir parazit olmanın geçici rolünü oynasın, onu, evrensel yapı için vazgeçilmez kılmıştır. (.s171)
———————————————————
Hindu kutsal metinleri, insanın zorunlu görevlerinden birinin, bedenini iyi koşullar altında bulundurmak olduğunu öğretir; aksi takdirde kişinin zihni, ibadet için gerekli odaklanmayı sağlayamaz. (s.209)
———————————————————
Dinî ve felsefi her uygulama, psikolojik bir disiplin demektir ki bu da zihinsel bir sağlık metodudur. Yoga’nın çok yönlü ve tamamen bedensel olan işlemleri de bilinen jimnastikten ve soluk alma egzersizlerinden daha üstün olan bir fizyolojik sağlık bilgisidir; çünkü yoga sadece mekanik ve bilimseldeğil, aynı zamanda felsefidir de; bedenin çeşitli kısımlarını eğitirken, onları ruhun bütünlüğüyle birleştirir; örneğin oldukça açıktır ki Pranayama alıştırmalarında Prana, hem soluk hem de kozmosun evrensel dinamiğidir.(s.233)
——————————————————–
Her insan, Yaratan’ın ya da Kozmik İnsan’ın bir parçasıdır; her insanın bir dünyevi bedeni olduğu gibi bir de göksel bedeni vardır. İnsan gözü fiziksel şekli görür, iç öz ise, daha derinlere, hatta her insanın ayrılmaz ve bireysel bir parçası olduğu evrensel düzene bile ulaşabilir. (s.240)
———————————————————-
KRİYA YOGA
Kriya yoga, belirli bir eylem veya ayin (kriya) aracılığıyla, Sonsuz’la birleşmek (yoga) demektir. Kriya yoga, insan kanının karbondioksitten arındırılıp oksijenle yeniden şarj edildiği basiy bir psikofizyolojik yöntemdir. Bu ekstra oksijen atomları, beyin ve omurgadaki merkezleri canlandırmak için hayat akımına dönüştürülür. Toplardamardaki kirli kanın birikmesini durduran yogi, dokuların bozulmasını bir ölçüde azaltabilir ya da tamamen engelleyebilir. (s.243)
Hindistan’ın en büyük peygamberi Krişna, Bhagavad-Gita’nın iki yerinde Kriya Yoga’dan söz eder. Bir kıtası şöyledir: Alınan soluğu verilen soluğa aktararak ve verilen soluğu alınan soluğa aktararak yogi, her iki soluğu da nötralize eder. Böylece kalpteki pranayı (yaşam enerjisi) serbest bırakır ve yaşam gücünü denetim altına alır. Yorumu şöyledir: Yogi, ciğerlerin ver kalbin faaliyetlerini yavaşlatarak, bedeninden daha fazla prana ortaya çıkarır ve böylece bedendeki bozulmayı durdurur; aynı zamanda apanayı (yok edici akım) denetim altına alarak, bedende yaşlanmadan dolayı ortaya çıkan değişimleri de durdurur. Bu şekilde bozulmayı ve yaşlanmayı nötr hale getiren yogi, yaşam kuvvetini denetim altına almayı öğrenir.
Bir başka Gita kıtası da şöyledir: O meditasyon uzmanı ki, Yüce Amaç’ı ararken, bakışlarını iki kaşın tam ortasındaki noktada odaklayarak, burun deliklerinden ve ciğerlerinden (düzenli bir şekilde akan) prana ve apana akımlarını nötrleştirerek kendini dış olaylardan çekip çıkarabilir; aynı zamanda duyusal zihnini ve zakâsını kontrol edebilir. Ayrıca arzu,korku ve öfkeyi yok edebilir, sonsuza dek özgür olur.
Sri Yukteswar diyor ki: “Eski yogiler, kozmik bilinçliliğin sırrının, soluğun gizemiyle sıkı bir bağlılık içinde olduğunu keşfetmişlerdir. Çoğunlukla kalbin çalışmasını sürdürmek için harcanan yaşam gücü, soluğun sonu gelmeyen ihtiyaçlarını sakinleştirip durgunlaştıracak bir yöntemle, daha yüksek faaliyetler için serbest bırakılmalıdır.”
Kriya Yogi, hayat enerjisini zihinsel olarak, Zodyak’ın yani simgesel Evrensel İnsan’ın oniki astral burcuna karşı düşen omurgadaki altı merkezin (medulla, servikal, dorsal, lumbar, sakral ve koksik bölgelerindeki sinir ağları) etrafında yukarıya ve aşağıya doğru dönecek şekilde yönlendirilir. İnsanın duyarlı omuriliğinde enerjinin yarım dakika boyunca dönmesi, evrimindeki süptil ilerleyişi etkiler; bu yarım dakikalık Kriya, doğal ruhsal gelişmenin bir yılına eşdeğerdir.
Herşeyi bilen ruhsal gözün güneşinin çevresinde dönmekte olan altı iç takımyıldızıyla insanın astral sistemi, fiziksel güneşle ve Zodyak’taki oniki burçla ilişkilidir. Böylece tüm insanlar, iç ve dış evrenlerin etkisi altındadır.
Kutsal yazıtlar insanın, normal ve hastalıksız bir biçimde evrimleşip beynini mükemmelleştirmesi ve evrensel bilinçliliğe erişmesi için bir milyon yıla ihtiyacı olduğunu iddia eder. Sekizbuçuk saat içinde uygulanan bin Kriya, yogiye, bir gün içinde, bin yılda geçireceği doğal evrimi kazandırır: bir yılda 365.000 yıllık evrim… Böylece bir Kriya Yogi akıllıca bir gayretle, Doğa’nın bir milyon yılda getirdiği sonuca üç yıl içinde ulaşabilir. Tabii ki Kriya denilen bu kestirme yol, sadece oldukça ileri düzeydeki yogiler tarafından kullanılabilir. Böyle yogiler, bir gurunun rehberliğinde bedenlerini ve beyinlerini, yoğun uygulama sonucu ortaya çıkan güce dayanabilecek şekilde özenle hazırlayabilirler.
Kriya’ya yeni başlayan biri, yogik alıştırmasını günde iki kez olmak üzere en az 14, en fazla 24 defa uygular. Bazı yogiler kurtuluşa, 6, 12, 24 veya 48 yılda ulaşır. Tam idrake ulaşmadan ölen bir yogi, geçmiş kriya gayretinin iyi karmasını kendisiyle birlikte götürür. Yeni hayatında doğal olarak Ebedi Amacına doğru itilmektedir.
Ortalama bir insanın bedeni 50 watlık bir ampul gibidir; aşırı bir Kriya uygulamasıyla uyandırılan bir milyar watlık güce dayanamaz. Kriya’nın basit ve başarı kazanmaması imkânsız olan metodlarını uygulamayı derece derece ve düzenli bir şekilde arttırdıkça, kişinin bedeni günden güne astral olarak değişir ve sonunda, Ruh’un maddi açıdan etken olan ilk ifadesini oluşturan evrensel enerjinin sonsuz potansiyellerini açığa çıkarmaya uygun hale gelir.
Kriya Yoga’nın, yanlış yola sevk edilmiş bazı işgüzar kimseler tarafından öğretilen ve bilimsel olmayan nefes alıştırmalarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Soluğu zorla ciğerlerde tutmaçabaları kesinlikle doğal değildir ve hoş olmaktan da uzaktır. Diğer taraftan Kriya uygulaması, en başından itibaren huzur duygularının ve omurgadaki canlandırıcı etkinin yarattığı rahatlatıcı hisleri beraberinde getirir.
Eski yogik teknik, soluğu zihin maddesine dönüştürür. Kişi, ruhsal ilerleyiş sayesinde soluğu, zihinsel bir kavram, zihinin bir eylemi olarak kavrayabilir.
İnsanın nefes alış veriş oranıyla bilincinin içinde bulunduğu halin titreşimleri arasındaki matematiksel ilişkiyle ilgili birçok örnek verilebilir. Dikkatini tamamen bir noktada yoğunlaştırmış bir insan, örneğin sıkıca örülmüş ussal bir tartışmayı izlerken ya da karmaşık ve zor bir fiziksel maharet gösterirken, otomatik olarak oldukça yavaş soluk alıp verir. Dikkati yoğunlaştırmak, yavaş solumaya bağlıdır; hızlı ve düzensiz solumalar, korku, şehvet, öfke gibi insana zarar veren bazı duygu halleriyle birlikte kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkar. Hiç rahat durmayan maymun dakikada 32 kez nefes alıp verir; insan ise ortalama 18 kez… Fil, kaplumbağa, yılan gibi uzun yaşamlarıyla dikkat çeken diğer yaratıkların soluma oranları, insanınkinden daha düşüktür. Örneğin 300 yaşına kadar yaşayabilen dev kaplumbağa, dakikada sadece 4 kez nefes alır. (Modern bilim, soluk almamanın beden ve zihin üzerindeki gerçekten olağanüstü şifa verici ve canlandırıcı etkilerini keşfetmeye başlamıştır. Dr. Barach, birçok verem hastasını sağlığa kavuşturan, lokal bir ciğer dinlendirme terapisi yaratmıştır. Bir basınç dengeleme odası kullanarak, hastanın nefes almayı durdurması sağlanmaktadır. Hasta, odada saatlerce ellerini kıpırdatmadan ya da pozisyonunu değiştirmeden yatabilir. İsteğe bağlı olan soluma durunca, günde iki paket sigara içme alışkanlığı olan hastalarda bile, sigara içme isteği yok oluyor. Tedavi sadece ciğerleri değil, bütün bedeni ve görüldüğü kadarıyla zihini de dinlendirmektedir. Örneğin kalbin çalışması üçte bir oranında azalmaktadır.
Uykunun canlandırıcı etkisi, insanın geçici olarak bedeninin ve nefes alıp verişinin farkında olmayışından kaynaklanır. Uyuyan insan bir yogi olur; her gece, kendini bedensel kimliğinden kurtararak ve yaşam gücünü, omurga üzerindeki merkezlerin 6 alt dinamosunda ve ana beyin bölgesinde bulunan şifa verici akımlara karıştırarak, farkında olmadan bir yogik uygulamada bulunur. Böylece uykudaki insan, bilmeksizin, tüm canlılığın kaynağı olan kozmik enerjiyle şarj olmaktadır.
Maya veya doğal yasanın hükmü altındaki insanlarda, yaşam enerjisinin akışı dış dünyaya doğrudur; akımlar, duyularda kötüye kullanılır ve boşa harcanır. Kriya uygulaması, akışı tersine çevirir; yaşam gücü zihinsel olarak iç kozmoza yönlendirilir ve omurgadaki süptil enerjilerle tekrar birleştirilir. Bu tür yaşam gücü artırılışlarıyla, yoginin bedeni ve beyin hücreleri, ruhsal bir iksir sayesinde yenilenmiş olur.
Doğru gıda, güneş ışığı ve uyumlu düşünceler aracılığıyla, sadece Doğa ve onun yüce düzeni ile yönlendirilen insanlar “kendini idrake” bir milyon yılda ulaşacaklardır. Beyin yapısındaki en küçük düzelmeler için bile, normal ve sağlıklı 12 yılın geçmesi gerekir.; kozmik bilinçliliğin tezahürüne yetecek kadar beyin meskenini temizleyebilmek için ise, güneşin etrafında bir milyon tur atmak gerekir. Buna karşılık bir Kriya yogi, ruhsal bir bilimi kullanarak kendini, uzun bir süre doğal yasalara dikatlice uyma gereksiniminden kurtarır.
Birbirine yaşam kuvvetiyle bağlı olan zihin ve duyuları ayırmaya çalışmanın bilimsel olmayan bir yöntemi de iç gözlem, içe dönüş veya sessizlik içinde oturmadır. Tanrısallığına dönmeye çalışan ve düşünceye dalmış olan zihin, yaşam akımlarıyla, durmadan tekrar duyulara doğru çekilir. Zihini doğrudan doğruya yaşam kuvveti sayesinde kontrol eden Kriya, Sonsuz’a yaklaşmak için, en kolay, en etkili ve en bilimsel yoldur. Tanrı’ya gidişte, bir kağnı kadar yavaş ve güvensiz olan ilahiyat yolunun aksine Kriya Yoga, haklı olarak havayolu şeklinde nitelendirilebilir. (Ben buna katılmıyorum!.. Bir Mevlâna bir Yunus, sadece yüreklerinde duydukları o Yüce aşk ile Yaratan’a çok hızlı gidecek yolu buldular. Onlar Kriya Yoga bilmiyordu. Yücel)
Yoga bilimi, konsantrasyon ve meditasyon tekniklerinin bütün şekillerinin deneyler sonucunda elde edilmiş saygın sonuçlarına dayanır. Yoga, görme, işitme, koku alma, tat alma ve dokunmadan oluşan beş duyu telefonuna giden hayat akımını, yoginin kendi siteğiyle açıp kapatabilmesini sağlar. Bu şakilde duyularıyla bağlantısını kesebilme gücünü eld eden yogi için, zihnini, ister tanrısal alemlerle ister maddi dünyayla birleştirmek kolaydır. Artık, yaşam gücü tarafından, kendi isteği dışında dünyevi küreye veya karışıklık yaratan duygulara ve durmak bilmeyen düşüncelere geri döndürülemez.
İleri seviyedeki bir Kriya Yogi’nin hayatı, eski eylemlerinin sonuçlarından değil, sadece ruhundan gelen talimatlardan etkilenir. Böylece kişi-kartal gibi kalplere sahip olanlar için, salyangoz gibi ağır ve sıkıntılı gelen- günlük yaşamın iyi ve kötü eylemlerinin, ağır evrimsel yönetiminden kaçınır. Ruha yönelik yaşamanın üstün yöntemi, yogiyi özgür kılar; ego hapishanesinden kurtulan yogi, her yerde hazır ve nazır oluşun derin havasını solumaya başlar. Doğal yaşamın esareti ise, tam aksine utandırıcı adımlarla ilerler. Hayatını sadece evrimsel düzene uyduran bir insan, Doğa’dan kendisine ayrıcalıklı bir hız vermesini isteyemez. Her ne kadar bedene ve zihine hükmeden yasalara karşı bir hata işlemeden yaşıyorsa da, yine de son kurtuluşa erişmek için, maskeli baloya benzeyen bir milyon yıllık enkarnasyonlara ihtiyaç vardır. (Buna da aynı nedenlerle katılmıyorum.Yücel)
Kaba bir insan, bedeninin, omurgadaki 6 merkezde veya bilinçlilik küresinde bulunan yardımcı saltanat vekilleri eşliğinde kafatasındaki tahtta oturan İmparator Bilinç tarafından yönetilen bir krallık olduğunun nadiren farkındadır veya hiç farkında değildir. İmparator Bilinç’e karşı insanın bedeninde veya zihninde beliren ve kolayca anlaşılabilen herhangi bir isyan, hastalık veya mantıksızlık şeklinde ortaya çıkar; fakat aslında bu isyan, insanın, o anda veya geçmişte, bireyselliğini ya da özgür iradesini yanlış kullanmasından ileri gelmektedir.
Kendisini yüzeysel egosuyla bir olarak gören insan, düşünenin, hissedenin, besinleri sindirenin ve kendi kendini canlı tutanın yine kendisi olduğunu zanneder ve hiçbir zaman bir düşünme faaliyeti sonucunda bu sıradan hayatında, geçmişteki eylemlerinin (karma) ve Doğa’nın ya da çevresinin bir kuklasından başka bir şey olmadığını kabul etmez. Her insanın zihinsel tepkileri, duyguları, ruh halleri ve alışkanlıkları sadece bu veya önceki hayatında bulunan, geçmişteki sebeplerin sonuçlarıdır. Buna rağmen insanın kral misali ruhu, tüm bu etkilerin üzerindedir. Geçici gerçekleri ve özgürlükleri bir tekmeyle defeden Kriya Yogi, tüm hayal kırıklıklarının ötesindeki, kısıtlayıcı bağlardan kurtulmuş Benliğine erişir.
Gerçek yogi, düşünceleri, iradesi ve duygularını, bedensel arzularla bir olma yanılgısından çekip çıkararak ve zihnini, omrgadaki türbelerde bulunan üstün bilinçlilik güçleriyle birleştirerek, dünyada Tanrı’nın planladığı şekilde yaşar; ne geçmişten gelen uyarılarla ne de insana özgü zaafların taze dürtüleriyle hareket eder. Üstün Arzusu’nun gerçekleşmesini elde ettiği için , asla tükenmeyen bir sevinç kaynağı olan Ruh’un nihai cennetinde güven ve emniyet içindedir. (s.249)
—————————————————
İnsan bedeninin bir elektrik bataryasına benzediğini anlayıp, bedenin, insan iradesinin doğrudan aracılığıyla, enerjiyle şarj edilebileceğini düşündüm. İradenin aracılığı olmadan hiçbir eylem mümkün olmadığından insan, sıkıntı verici aletler veya mekanik alıştırmalar olmaksızın gücünü yenilemek için, ana kuvvet olan İRADEden yararlanmalıdır. Kişi, basit yoga teknikleriyle, bilinçli bir şekilde ve anında (medulla oblangatada odaklanmış olan) yaşam gücünü, kozmik enerjinin sınırsız kaynağından şarj edebilir. (s.254)
————————————————————–
Ganj nehrinin olağandışı ve belki de eşsiz olan bir özelliği, mikrop tutmamasıdır. Onun değişmek bilmeyen bir biçimde steril olan sularında hiçbir bakteri yaşamaz. Milyonlarca Hindu, hiçbir şekilde zarar görmeden, nehrin sularını hem yıkanmak, hem de içmek için kullanır. Bu gerçek, bilim adamlarını şaşkınlığa düşürmektedir. (s.302)
—————————————————————-
Yogananda’nın gurusu Sri Yukteswar ölür ve törenle gömülür( Ulu kişiler öldükten sonra yakılmayıp toprağa gömülüyormuş). Bir hafta sonra Yogananda gurusunu karşısında görür ve aralarında geçen konuşmalar şöyledir:
Bu sen misin? Zalim kumların altına gömdüğüm beden gibi bir beden mi taşıyorsun?
Evet evlâdım aynısıyım. Bu etten ve kemikten bir beden. Kozmik atomlardan yepyeni bir beden yarattım. Aslında gerçekten dirilmiş durumdayım- dünyada değil, astral bir gezegende. Orada yaşayanlar, benim yüksek standartlarıma uyum göstermek konusunda, dünyadaki insanlardan daha yetenekliler. Sen ve senin yüce sevdiklerin, bir gün benimle birlikte olmak için o gezegene geleceksiniz.
İnsanların fiziksel karmalarından kurtulmalarına yardımcı olmak için dünyaya peygamberlerin gönderilmesi gibi, ben de Tanrı tarafından, bir kurtarıcı olarak astral bir gezegende hizmet etmeye yönlendirildim. Gezegenin ismi HİRANYALOKA veya AYDINLANMIŞ ASTRAL GEZEGEN… Orada, ilerlemiş varlıkların kendilerini astral karmalarından kurtarmalarına ve böylece astral tekrar doğuşlardan kurtulmalarına yardım ediyorum. Hiranyaloka’da yaşayanlar, ruhsal açıdan son derece gelişmiştir; hepsi de, son enkarnasyonlarındaki meditasyonlarıyla, ölüm anında fiziksel bedenlerini bilinçli bir şekilde terk etme gücünü elde etmişlerdir.
Hiranyaloka’dakiler, dünyadaki hemen tüm varlıkların öldüklerinde gitmek zorunda oldukları alışılmış astral kürelerden çoktan geçmişlerdir; oralarda, astral dünyalardaki eskieylemleriyle ilgili birçok karma tohumunu yok etmişlerdir. Astral kürelerde etkili olan bu tür kurtarıcı işleri, sadece ilerlemiş varlıklar sergileyebilirler.Daha sonra bu “arzulular”, ruhlarını astral karmanın tüm izlerinden tamamen kurtarabilmek için, kozmik yasa gereğince, yeni astral bedenlerle Hiranyaloka’da doğmaya doğru çekilirler; Hiranyaloka, astral güneş veya cennettir ve ben onlara yardım etmek için orada bulunuyorum. Aynı zamanda Hiranyaloka’da, daha üstün nedensel dünyadan gelen, neredeyse mükemmel varlıklar da vardır. (Bu “nedensel” ifadesi ileride de karşımıza çıkacak. Tercüme edenin bu ifadeyi tam olarak ne anlamda kullandığını çıkaramadım)
Tarı’nın insanı sırasıyla üç farklı beden içine kapattığını okumuştun: Fikirsel veya nedensel beden, süptil astral beden ve kaba fiziksel beden… Dünyadaki bir insan, fiziksel duyularıyla donatılmıştır. Astral bir varlık, bilinciyle, hisleriyle ve yaşamtronlardan yapılmış bedeniyle çalışır. (Sri Yukteswar yaşamtron yerine PRANA kelimesini kullanmıştır. Ben (Yogananda olsa gerek Y.A.) onu yaşamtron’lar olarak çevirdim. Hindu yazıtları sadece ANU’dan yani ATOM’dan ve PARAMANU’dan veya ATOM ÖTESİ’nden, daha ince elektronik enerjilerden değil, PRANA’dan yani YARATICI YAŞAMTRONİK KUVVET’ten bahseder. Atomlar ve elektronlar, kör kuvvetlerdir; Prana, doğası gereği akıllıdır. Örneğin sprem ve yumurtacıklardaki pranik yaşamtornlar, embriyonun gelişimini, karmik bir tasarıma göre yönlendirir.)(Bu açıklama 429. Sayfadaki 358. notudur)
Tapınılacak usta, lütfen bana astral kozmosla ilgili bir şeyler daha anlat..
Astral varlıklarla dolu birçok astral gezegen var. Buralarda yaşayanlar, bir gezegenden diğerine seyahat etmek için, elektriksel veya radyoaktif enerjiden daha hızlı olan astral uçakları veya ışık kümelerini kullanırlar.
Farklı ışık ve renklerin süptil titreşimlerinden oluşmuş olan astral evren, maddi kozmosdan yüzlerce defa daha büyüktür. Bütün fiziksel yaratılış, astral kürenin dev parlak balonunun altına asılı, küçük ve katı bir sepet gibi durur. Aynen birçok fiziksel güneş ve yıldızın uzayda dolanmakta olduğu gibi, sayılamayacak kadar çok astral güneş ve yıldız vardır. Astral gezegenlerin astral güneşleri ve ayları vardır ve bunlar fiziksel olanlardan daha güzeldir. Astral evrendeki ışık saçan cisimler, AURORA BOREALİS’e benzer; güneşe ait astral aurora, yumuşak ışınlı ay aurorasından daha göz kamaştırıcıdır. Astral gündüz ve gece, dünyadakinden daha uzundur.
Astral dünya sonsuz derecede güzel, temiz, saf ve düzenlidir. Hiçbir ölü gezegen veya çıplak arazi yoktur. Orada, dünyaya ait bozucu etkiler- zararlı otlar, bakteriler, böcekler, yılanlar- yoktur. Dünyanın değişken ikliminin ve mevsimlerinin tersine astral gezegenler, sonsuz bir ilkbaharın dengeli sıcaklığını korurlar; bazen parlak beyaz bir kar ve çok renkli ışıktan bir yağmur yağar. Astral gezegenlerde bolca opal göller, parlak denizler ve gökkuşağından nehirler vardır.
Daha süptil olan astral cennet Hiranyaloka dışında, normal astral evren, hemen hemen yakın zamanlarda dünyadan gelmiş milyonlarca astral varlıkla ve aynı zamanda, hepsi de kendi karmik liyakatine göre farklı gezegenlerde yaşayan sayısız peri, denizkızı, balık, hayvan, cin, cüce, yarı-tanrı ve ruhla doludur. İyi ve kötü ruhlar için farklı küresel evler veya farklı titreşimsel bölgeler tedarik edilmiştir. İyi olanlar özgürce dolaşabilir, fakat kötü ruhlar sınırlı bölgeler içine hapsolmuşlardır. Nasıl insan dünyanın yüzeyinde, solucanlar toprağın içinde, balıklar suda ve kuşlar da havada yaşarsa, değişik seviyelerdeki astral varlıklar, kendilerine uygun titreşimsel çevrelere tayin edilmişlerdir.
İğer dünyalardan kovulmuş olan düşük seviyeli kara melekler arasında, yaşamtronik bombalar veya zihinsel, mantrik titreşimsel ışınların kullanıldığı savaşlar ve sürtüşmeler çıkar. Bu varlıklar, daha aşağı seviyedeki astral kozmosun, karanlık ve kasvet içinde yüzen bölgelerinde yaşayarak, kötü karmalarından kurtulmaya çalışırlar. (Mantrik, zihinsel konsantrasyon silahıyla ateşlenerek terennüm edilen çekirdek-sesler olan mantradan türetilmiş sıfat. Puranalar (eski şastralar veya bilimsel incelemeler) deva ile asuralar (tanrılar ile iblisler) arasındaki bu mantrik savaşları anlatır.)
Karanlık astral hapishanenin üzerindeki geniş alemlerde her şey parıldamaktadır ve güzeldir. Astral kozmos, tanrısal iradeye ve mükemmellik planına, dünyadan daha doğal bir şekilde odaklanmıştır. Her astral cisim, öncelikle Tanrı’nın iradesiyle, kısmen de astral varlıkların irade-çağrılarıyla ortaya çıkar. Bu varlıklar, önceden Rab tarafından yaratılmış olan herhangi bir şeyin şeklini ve lûtfunu değiştirebilme gücüne sahiptirler. Yüce Yaratan, Kendi astral çocuklarına, astral kozmosu diledikleri zaman, diledikleri gibi değiştirme ve geliştirme özgürlüğünü ve ayrıcalığını vermiştir. (Yoktan var etmek, sadece ve sadece Yücelerin Yücesi’ne aittir. Y.A.)Dünyadaki katı bir cisim, sıvı veya diğer hallere, doğal veya kimyasal işlemlerle geçmek zorundadır; fakat astral katı cisimler, astral likitlere, gazlara veya enerjiye, sadece orada yaşayanların iradeleriyle, bir anda dönüşürler.
Dünya, denizdeki, havadaki, karadaki cinayetlerin ve savaşların sonucu karanlıktır, fakat astral alemlerde mutlu bir uyum ve eşitlik vardır. Astral varlıklar, bedenlerini kendi iradeleriyle maddeleştirebilir ya da tersini yapabilirler. Çiçek, balık veya hayvanlar, bir süre için kendilerini astral insanlara dönüştürebilirler. Tüm astral varlıklar, istedikleri şekli almakta özgürdürler ve birbirleriyle rahatça iletişim kurabilirler. Onları kuşatan hiçbir sabit, kesin ve doğal kanun yoktur. Örneğin herhangi bir astral ağaçtan, rahatlıkla astral bir mango veya arzu edilen başka bir meyve, çiçek veya elbette ki başka bir cisim üretmesi istenebilir. Bazı karmik kısıtlamalar vardır, fakat değişik şekillerin arzulanması konusunda, astral dünyada hiçbir fark gözetilmez. Herşey Tanrı’nın yaratıcı ışığı ile titreşmektedir.
Hiç kimse kadından doğmaz; bir evlat, astral varlıkların özellikle şekillendirilmiş, astral olarak yoğunlaştırılmış kozmik iradelerinin yardımıyla meydana gelir. Kısa bir süre önce fiziksel bedeninden kurtulmuş olan bir varlık, astral bir aileye, davet edilerek, bireylerin taşıdığı benzer zihinsel ve ruhsal eğilimler sonucu onlara çekilerek gelir.
Astral beden, soğuk, sıcak veya diğer doğal şartlara maruz kalmaz. Anatomisi, bir astral beyni veya bin yapraklı ışık nilüferini ve suşumnayı yani astral omrgadaki altı uyanık merkezi barındırır. Kalp, astral beyinden kozmik enerjiyi olduğu gibi, ışığı da çeker vr onu, astral sinirlere ve beden hücrelerine, yani yaşamtronlara pompalar. Astral varlıklar, bedenlerindeki değişiklikleri, yaşamtronik gücüyle ve kutsal mantraların yarattığı titreşimlerle etkileyebilir.
Birçok durumda astral beden, son fiziksel formun tam bir kopyasıdır. Bir astral kişinin yüzü ve bedeni, bir önceki dünya seyahatindeki gençliğine benzer.
Sadece beş duyuyla algılanan, mekânsal ve üç boyutlu fiziksel dünyanın tersine, astral küreler, her şeyi kapsayan altıncı duyuyla yani sezgiyle algılanır. Tüm astral varlıklar, sadece sezgisel algıyla görür, duyar, koklar, tadar ve dokunurlar. Üç tane gözleri vardır ve iki tanesi kısmen kapalıdır. Alında dikey olarak yer alan üçüncü ve ana astral göz açıktır. Astral varlıklar,dışa dönük tüm duyu organlarına sahiptir-kulak,göz,burun, dil ve deri- fakat bedenin herhangi bir bölümüyle duyusal deneyimde bulunmak için, sezgisel duyularını kullanırlar; kulaklarıyla, burunlarıyla veya derileriyle görebilirler. Gözleri veya dilleriyle duyabilir, derielri veya kulaklarıyla tadabilirler vs. vs….. ( Bu tür güçlere dünyada da rastlanmaktadır. Helen Keller’in ve diğer ender varlıkların durumları buna birer örnektir.)
İnsanın fiziksel bedeni, sayısız tehlikeye açıktır ve kolaylıkla incinip sakatlanabilir; eterik astral beden de zaman zaman kesilebilir veya incinebilir, fakat sadece irade gücüyle hemen iyileştirilebilir.
Sevgili Guru, astral insanların hepsi güzel mi?
Astral dünyada güzellik, dışa dönük bir şekil olarak değil, ruhsal bir nitelik olarak bilinir. Dolayısıyle astral varlıklar, yüze ait ögelere az önem verirler. Bununla beraber, istedikleri an kendilerini, astral olarak maddeleştirilen yeni ve renkli bedenlerle giydirmek ayrıcalığına sahiptirler. Nasıl dünyevi insanlar büyük şenlik ve bayramlarda yeni ve güzel kıyafetler giyerlerse, astral varlıklar da, kendilerini özellikle tasarlanmış şekillerle süslemek için çeşitli fırsatlar bulurlar.
Hiranyaloka gibi yüksek astral gezegenlerde bir varlığın, kendi ruhsal ilerlemesi sayesinde astral dünyadan kurtulduğu, dolayısıyle nedensel dünyanın cennetine girmeye hazır olduğu zaman, neşeli astral şenlikler düzenlenir. Bu tür durumlarda, Cennet’teki Görünmez Baba ve O’nunla bir olmuş azizler, kendi seçtikleri bedenlerde kendilerini maddeleştirip astral kutlamalara katılırlar. Rab, sevdiği kulunu memnun etmek için , istenilen herhangi bir şekli bürünür. Eğer varlık, kendini adayarak ibadet ettiyse, Tanrı’yı Yüce Ana olarak görür.
Diğer yaşamlardan gelen arkadaşlar, astral dünyada birbirlerini rahatlıkla tanırlar. Arkadaşlığın ölümsüzlüğünü görüp sevinirler ve dünyevî hayatın hüzünlü ve aldatıcı ayrılık anlarında sık sık şüphe ettikleri sevginin yok edilmezliğini idrak ederler.
Astral varlıkların sezgisi, perdeyi delip dünyadaki insanların eylemlerini gözlemler, fakat insan, altıncı duyusu bir dereceye kadar gelişmedikçe, astral dünyayı göremez. Dünyada yaşayanlardan binlercesi, zaman zaman bir an için astral bir varlığın veya bir dünyanın izlenimlerini almışlardır.
Hiranyaloka’daki ilerlemiş varlıklar, uzun astral gündüzü ve gecesi boyunca, bir vecit hali içinde genellikle uyanık kalırlar, kozmik yönetimin karmaşık problemlerini çözmesine ve hayatı ciddiye almayan çocukların yani dünyaya doğmuş ruhların kurtarılmalarına yardım ederler. Hiranyaloka’daki varlıklar uyuduklarında, zaman zaman rüya gibi astral vizyonlar görürler. Zihinleri genellikle en yüksek NİRBİKLAPA sevincinin bilinçli haline odaklanmıştır.
Astral dünyaların her bölümünde yaşayan varlıklar, halâ zihinsel ıstıraplara maruzdurlar. Hiranyaloka gibi gezegenlerdeki yüksek seviyeli varlıkların hassas zihinleri, davranışlarında veya gerçeğin algılanmasında bir hata yapıldığında, şiddetli bir acı duyar. Bu ileri varlıklar, her hareketlerinin ve düşüncelerinin, ruhsal yasanın mükemmelliğiyle uyum içinde olmasına çalışırlar.
Astral boyutta yaşayanlar arasında iletişim tamamen telepati ve telegörü ile sağlanır; dünyadakilerin katlanmak zorunda oldukları yazılı veya sözlü anlatımın hataları ve yanlış anlaşılmaları, astralde mevcut değildir. İnsanın yaşamını devam ettirebilmesi için katılara, sıvılara, gazlara ve enerjiye ihtiyaçları vardır; astral varlıklar, genellikle kozmik ışıkla beslenirler.
Astral topraklarda bolca parlak, ışın gibi sebzeler vardır. Astral varlıklar sebze yerler ve parlak ışık pınarlarından, astral ırmaklardan ve nehirlerden akan bir nektar içerler. (Bir önceki cümle ile çelişkili.. Büyük bir olasılıkla tercüme hatası var. Y.A.)
Her ne kadar Hiranyaloka gibi cennetvari gezegenlerde yaşayanlar, yeme ihtiyacından hemen hemen kurtulmuşlarsa da, onun da üstünde, nedensel dünyada, hemen hemen tamamen özgürlüğe kavuşmuş ruhların hiçbir koşula bağlı olmayan varlıkları söz konusudur ve bu varlıklar, mutluluğun ruhsal gıdası dışında hiçbir şey yemezler.
Dünyadan kurtulmuş olan bir astral varlık, oradaki farklı enkarnasyonlarında edindiği birçok akraba, baba, anne, karı, koca ve arkadaşlarla karşılaşır; bunlar zaman zaman astral alemlerin değişik bölümlerinde ortaya çıkarlar. Dolayısıyle varlık, özelliklem kimi seveceğini anlamakta güçlük çeker; böylece herkese, Tanrı’nın çocukları ve bireysellik kazanmış ifadeleri olarak, aynı yüce ve eşit sevgiyi vermeyi öğrenir. Her ne kadar sevdiklerinin dış görünüşü, her bir ruhun son hayatında, yeni nitelikler geliştirmesine bağlı olarak az veya çok değişmiş olabilirse de, astral varlık, diğer varoluş seviyelerindeki tüm sevdiklerini tanımak ve onları yeni astral evlerinde karşılamak için, hataya yer vermeyen sezgilerini kullanırlar. Yaratılıştaki her atom, bastırılamayacak biçimde bireysellikle bezenmiş olduğundan, astral bir arkadaş, hangi kıyafeti giymiş olursa olsun, aynı dünyadaki bir aktörün, herhangi bir kılığa rağmen dikkatlice gözlenince kimliğinin bulunabilmesi gibi, tanınacaktır.
Astral dünyadaki yaşam süresi, dünyadakinden çok daha uzundur. Normal, ileri bir astral varlığın ortalama yaşam periyodu, dünyadaki zaman standartlarıyla ölçüldüğünde, 500 ilâ 1000 yıl arasındadır. Astral dünyaya gelen ziyaretçiler, orada, kendilerini belirli bir zaman sonra yeryüzüne geri çekecek olan fiziksel karmalarına göre, daha kısa veya daha uzun kalırlar.
Astral varlık, ışıksı bedenini dağıtmak vakti geldiğinde, ölüme karşı acı dolu bir mücadele vermek zorunda değildir. Astral dünyada istek dışı ölüm, hastalık ve yaşlılık yoktur. Bu üç korku, dünyaya has bir lanettir.
Fiziksel ölüme, soluğun yok olması ve et hücrelerinin ayrılıp dağlması eşlik eder. Astral ölüm ise, astral varlıkların yaşamını teşkil ettiği açık olan enerji birimlerinin yani yaşamtronlarının saçılmasından oluşur. Fiziksel ölümde bir varlık, kaba beden bilinçliliğini kaybeder ve astral dünyadaki süptil bedeninin farkına varır. Zamanı gelince, astral ölümün deneyimini de yaşadığında, varlığın bilinçliliği böylece, astral doğum ve ölümden, fiziksel doğum ve ölüme geçmiş olur. Astral ve fiziksel sınırlamaların bu sürekli yenilenen devirleri, tüm aydınlanmamış varlıkların kaçınılmaz kaderidir. Kutsal metinlerdeki cennet ve cehennem tanımları, bazen insanın bilinçaltından daha derinlerde yatan hatıralarını canlandırır ve onun, neşeli astral ve hayal kırıcı fiziksel dünyalarda yaşadığı uzun deneyim dizilerini uyandırır.
Sevgili Usta, dünyadaki, astral küredeki ve nedensel küredeki tekrar doğumların arasındaki farkı, daha ayrıntılı olarak açıklayabilir misin?
Kimlik kazanmış ruh olarak insan, özde nedensel bedenlidir. Bu nedensel beden, Tanrı tarafından, temel ve nedensel düşünce kuvvetleri olarak gerek görülen 35 fikirden oluşmuş bir matrisdir; daha sonra O, bu 35 fikirden, 19 elemandan oluşmuş süptil astral bedeni ve 16 elemandan oluşmuş kaba fiziksel bedeni yaratmıştır. Astral bedeni oluşturan 19 öge, zihinsel, duygusal ve yaşamtroniktir. Bu 19 unsur şunlardır: Zekâ; ego; duygu; zihin (duygusal bilinç); bilincin beş aracı yani görme, işitme, koku alma, tat alma ve dokunma duyularının süptil karşılıkları; eylemin beş aracı yani doğurmak, salgılamak, konuşmak, yürümek ve el becerilerini geliştirmek şeklindeki idareci yeteneklerin zihinsel karşılıkları; bedenin kristalizasyon, hazım, boşaltım, metabolizmayı dengeleme ve dolaşım fonksiyonlarını yerine getirme gücüne sahip olan, yaşam kuvvetinin beş aracı… 19 elementten oluşan bu astral kafes, 16 kaba kimyasal elementten oluşan fiziksel bedenin ölümünden sonra da canlılığını sürdürür.
Tanrı, nedensel bedenin 35 düşünce kategorisinde, insanın 19 astral ve 16 fiziksel karşılığının tüm karmaşıklıklarını dikkatle işlemiştir. O, önce süptil, daha sonra da kaba titreşimsel kuvvetlerin yoğunlaştırılmasıyla, insanın astral bedenini ve en son olarak da fiziksel şeklini yaratmıştır. Asıl Saflık, izafiyet kanununun varlığından dolayı, şaşırtıcı bir çok çeşitliliğe dönüşmüştür ve yine bu kanundan dolayı, nedensel kozmos ve nedensel beden, astral evren ve astral bedenden farklıdır; aynı şekilde, fiziksel kozmos ve fiziksel beden de, ayırıcı nitelikleriyle, yaratılışın diğer şekillerinden farklıdır.
Dünyada her zaman ikilemler vardır: Hastalık ve sağlık, acı ve zevk, kayıp ve kazanç… İnsanlar, üç boyutlu maddede sınırlanma ve direnmeyle karşılaşırlar. İnsanın yaşama arzusu, hastalık ve diğer sebeplerle ciddi bir şekilde sarsılırsa, ölüm gelir; tenin ağır paltosu, geçici olarak sırttan atılmıştır. Yine de ruh, astral ve nedensel bedenlerle örtülmüş durumdadır. (Beden, ruhu örten kaba ve süptil herhangi bir yapı anlamındadır. Üç beden, Cennet Kuşu’nun kafesleridir) Tüm üç bedenin birbirine bağlı kalmasının nedeni, birleştirici bir kuvvet olan arzudur. İnsanın bütün esaretinin temeli, gerçekleşmemiş arzularının kudretidir.
Fiziksel arzuların kökü, bencillikte ve duyusal zevklerdedir. Duyusal deneyimin içten gelen dürtüsü veya günaha teşviki, astral bağlılıklarla veya nedensel algılarla ilgili arzu kuvvetinden daha güçlüdür.
Astral arzuların merkezini, titreşimsel zevkler oluşturur. Astral varlıklar, ince ve narin göksel müziğin tadını çıkarırlar ve tüm yaratılışın, ışık değişimleri şeklinde tükenmek bilmeyen ifadelerinin görüntüsüyle büyülenir. Astral varlıklar aynı zamanda, ışığı koklar, tadar ve ona dokunurlar. Böylece astral arzular, bir astral varlığın tüm cisimleri ve deneyimleri, ışıktan şekiller, yoğunlaşmış düşünceler ve hayaller olarak meydana getirme gücüne bağlıdır.
Nedensel arzuların gerçekleşmesi, sadece algılarla mümkün olur. Sadece nedensel bedenle örtülmüş olan, hemen hemen özgür varlıklar, tüm evreni, Tanrı’nın hayal-fikirlerinin idrakleri olarak görürler; sırf düşünceyle, herhangi bir şeyi ve her şeyi materyalize edebilirler. Dolayısıyle nedensel varlıklar, fiziksel duyuların ve astral hazların verdiği keyfi, ruhun ince hassasiyetlerini boğucu ve kaba olarak nitelendirirler. Nedensel varlıklar, arzularından, onu anında maddeleştirerek kurtulurlar. Kendilerini sadece nedensel bedenin narin tülüyle örtülü bulanlar, aynı Yaratan’ın yaptığı gibi, ortaya evrenler çıkarabilirler. Tüm yaratılış, kozmik hayal-kumaşından yapılmış olduğundan, hafif bir nedensel giysi içindeki ruh, engin güç idraklerine sahiptir.
Doğası gereği görünmez olan bir ruh, sadece bedeni veya bedenlerinin varlığıyla seçilir hale gelebilir.
İnsanın ruhu, bir, iki veya üç beden kabında, cehalet ve arzuların tıpasıyla sıkıca kapalı kaldığı sürece, Ruh’un denizlerinde eriyemez. Kaba fiziksel kap, ölümün çekiciyle parçalandığında, diğer iki örtü –astral ve nedensel- halâ ruhun, Her Yerde Var Olan Hayat ile bilinçli olarak birleşmesini engellemeye devam eder. Bilgelik sayesinde arzusuzluk elde edilince, bunun verdiği güç, geriye kalan iki tası da dağıtır. Sonunda özgür olan o ufacık insan ruhu ortaya çıkar; artık Ölçüsüz Enginlik’le bir olmuştur.
Yüce Guru’mdan, yüksek ve gizemli NEDENSEL DÜNYA konusuna biraz daha ışık tutmasını rica ettim:
Nedensel dünya, tarif edilemez derecede süptildir. Onu anlamak için, kişinin öylesine muhteşem konsantrasyon güçleri olmalıdır ki, gözlerini kapatabilmeli ve astral kozmosla fiziksel kozmosu, tüm genişlikleriyle, sadece fikir olarak varoldukları şekilde zihninde canlandırabilmeli (parlak balon ve altındaki katı sepet). Eğer biri, bu insanüstü konsantrasyonla, bu iki kozmosu tüm karmaşıklıklarıyla, sadece fikire dönüştürmeyi veya fikir halinde açıklamayı başarabilirse, o zaman nedensel dünyaya erişir ve zihinle madde arasındaki füzyonun sınırında durur. Orada, yaratılmış olan tüm şeyler (katılar, sıvılar, gazlar, elektrik, enerji, tüm varlıklar, tanrılar, insanlar, hayvanlar, bitkiler, bakteriler) bilinç formları olan algılanır; aynen insanın gözlerini kapadığında, bedeninin fiziksel gözleri tarafından görünmez oluşu ve sadece bir fikir olarak varoluşunu fark etmesi gibi…
Bir insanın, hayalinde yapabildiği her şeyi, nedensel bir varlık gerçekten yapabilir. En olağanüstü hayal gücüne sahip bir insanın zekâsı bile, düşüncelerin bir uç noktasından diğerine gitmeyi, zihinsel olarak bir gezegenden diğerine atlamayı, bir sonsuzluk çukurunda durmaksızın düşmeyi veya galaksilerden oluşmuş bir kubbede bir roket gibi süzülmeyi, veya samanyollarında ve yıldızlararası boşluklarda bir ışıldak gibi parıldamayı ancak zihninde becerebilir. Fakat nedensel dünyadaki varlıkların çok daha büyük bir özgürlüğü vardır ve düşüncelerini, harhangi bir maddesel veya astral engel ya da karmik sınırlama olmaksızın, hiç çaba sarf etmeden bir anda nesnelliğe dönüştürebilirler.
Nedensel varlıklar, esas olarak fiziksel evrenin elektronlarından, astral evrenin de yaşamtronlarından oluşmadığını idrak ederler. Gerçekte her iki evren de, gürünüşte yaratılışı Yaratan’dan ayırmak için devreye giren izafiyet yasası maya taafından parçalanmış ve bölünmüş olan Tanrı’nın düşüncesinin, en küçük parçacıklarından oluşmuştur.
Nedensel dünyadaki ruhlar birbirlerini, neşe dolu Ruh’un bireysellik kazanmış noktaları olarak tanırlar; onları çevreleyen nesneler sadece onların düşünce-şeyleridir(?). Nedensel varlıklar, bedenleriyle düşünceleri arasındaki farkın sadece fikirler olduğunu görürler. Nedensel varlıklar sadece düşünceleriyle görebilir, duyabilir,koklayabilir, tat alabilir ve dokunabilirler; kozmik zihnin gücüyle, herhangi bir şeyi yaratabilir veya onu yok edebilirler.
Nedensel dünyadaki ölüm de, yeniden doğuş da düşüncededir. Nedensel bedenli varlıklar, sadece ebediyen yeni bilginin ölümsüzlük nektarıyla beslenirler. Huzur pınarlarından içerler, algıların iz tutmayan topraklarında gezinirler, mutluluğun sonsuzluk okyanusunda yüzerler.
Birçok varlık, nedensel kozmosda binlerce yıl kalırlar. Daha sonra, giderek derinleşen vecitlerle özgürlüğe kavuşmuş olan ruh, kendini küçük nedensel bedenden çeker ve nedensel kozmosun enginliğine yayılır. Birbirinden farklı tüm fikir girdapları, güç, sevgi, irade, neşe, huzur, sezgi, sakinlik,kendini kontrol ve konsantrasyonun özel dalgaları, sonsuza dek neşeyle dolu olan Sevinç Denizi’nde eriyip kaybolur. Artık ruhun, neşenin deneyimini, bireyselliğe sahip bir bilinçlilik dalgası olarak yaşamasına gerek yoktur; tüm ebedi sevinç, heyecan ve çırpıntı dalgalarıyla Tek Kozmik Okyanus’a karışmıştır.
Bir bilinç, üç bedenden oluşan kozanın dışına çıktığında, izafiyet kanunundan sonsuza dek kurtulmuş olur ve tarifi imkânsız Sonsuza Dek Var Olan’a dönüşür.
Bir bilinç, sonunda bedensel yanılgının üç kavanozundan dışarı çıktığında, bireysellikten hiçbir şey kaybetmeden, Sonsuz’la bir olur. Mesih, İsa olarak doğmadan önce bile bu nihai özgürlüğe kavuşmuştu. Dünyadaki hayatında, ölüm ve diriliş deneyimini geçirdiği üç günle simgelenmiş olan, geçmişinin üç aşamasında, tamamen Ruh’a yükselmek gücünü elde etmişti.
Gelişmemiş bir insan, üç bedeninden çıkabilmek için, sayısız dünyevi, astral ve de nedensel enkarnasyonlardan geçmek zorundadır. Bu son özgürlüğe ulaşan bir usta, diğer insanları Tanrı’ya geri döndürmek için, bir peygamber olarak dünyaya dönmeyi, ya da benim gibi (Sri Yukteswar), astral kozmosta kalmayı seçebilir. İkincisini seçen bir kurtarıcı, orada yaşayanların karmalarının bazı yüklerini kendi üzerine alır ve böylece, onların astral kozmostaki reenkarnasyon zincirini bitirmelerine ve geri dönmemek üzere nedensel kürelere gitmelerine yardımcı olur. Veya özgürlüğe kavuşmuş bir bilinç, nedensel dünyaya girerek, oradaki varlıkların nedensel beden içerisinde geçirdikleri zamanı kısaltmalarına ve böylece Mutlak Özgürlüğe ulaşmalarına yardımcı olur.
İnsan, astral dünyalarda sürekli olarak kalabilmesinin gerçekleşmesi için, fiziksel karması veya arzularından tamamen kurtulmalıdır. Astral kürelerde iki tür varlık yaşar: Halâ tüketmeleri gereken dünyevi karması olanlar ve dolayısıyle karmik borçlarını için tekrar, kaba bir fiziksel bedene bürünmek zorunda kalanlar, astral dünyada yerleşik olanlardan değil, fiziksel ölümden sonra, orayı geçici olarak ziyaret edenler şeklinde sınıflandırılabilirler.
Bedeli ödenmemiş dünyevi karmaya sahip olan varlıkların, astral ölümden sonra, kozmik fikirlerden oluşmuş daha yukarıdaki nedensel kürelerine gitmelerine izin verilmez; bu tür varlıklar, sırasıyle 16 kaba elementten oluşmuş fiziksel bedenlerinin ve 19 süptil elementten müteşekkil astral bedenlerinin bilincinde olarak, sadece fiziksel ve astral dünyalar arasında mekik dokumak zorundadırlar. Bununla beraber, dünyadan gelen gelişmemiş bir varlık, her defasında fiziksel bedenini kaybedişinden sonra, büyük ölçüde, ölüm uykusunun derin baygınlığında kalır ve güzel astralkürenin zorlukla farkına varır. Böyle bir insan, astral dinlenmeden sonra, daha ileri konular öğrenmek için maddi plana geri döner ve tekrarlanıp duran yolculuklarla, kendisini derece derece süptil astral dokudaki dünyalara daha çok alıştırır.
Diğer taraftan astral dünyanın normal veya uzun süre yerleşik kalan sakinleri, sonsuza dek tüm maddi arzulardan kurtulmuş olan ve artık dünyanın kaba titreşimlerine geri dönmeye ihtiyacı kalmamış olan varlıklardır. Bu türvarlıkların kurtulmaları gereken sadece astral ve nedensel karmaları vardır.Bu varlıklar, astral ölümle, tarifsiz incelikte ve daha narin olan nedensel dünyaya geçerler. Kozmik yasayla belirlenmiş olan belli bir zaman süresi sonunda, bu ilerlemiş varlıklar, henüz bedelini ödememiş oldukları astral karmalarından kurtulmak üzere, yeni bir astral bedenle doğarak, Hiranyaloka’ya veya benzeri bir yüksek seviyeli astral gezegene dönerler.
Oğlum, benim özellikle dünyadan gelen astral varlıklar için değil, daha çok nedensel küreden geri gelerek astralde yeniden doğmuş olan bilinçler için bir kurtarıcı olarak, tanrısal emirle dirilmiş olduğumu, şimdi çok daha iyi anlamış olmalısın. Dünyadan gelenler, eğer halâ maddi karmanın izlerini taşıyorlarsa, Hiranyaloka gibi çok yüksek astral gezegenlere yükselemezler.
Dünyadaki birçok insan, meditasyonla elde edilen görü sayesinde astral hayatın üstün neşe ve avantajlarını değerlendirmeyi nasıl öğrenmemekte ve dolayısıyle, ölümden sonra, dünyanın sınırlı ve noksan zevklerine geri dönmeyi nasıl arzulamaktaysa, aynı şekilde birçok astral varlık da, astral bedenlerinin normal dağılışı esnasında, daha kaba ve daha zevksiz astral mutluluk düşüncelerine takılarak, nedensel dünyadaki ileri ruhsal neşe halini tasavuur edemezler ve astral cenneti yeniden ziyaret etmek arzusu duyarlar. Astralölümden sonra Yaratan’dan çok ince bir şekilde ayrışarak oluşmuş nedensel düşünce dünyasında kesintisizce kalabilmek için, böyle varlıklar, ağır astral karmalarının borcunu ödemek zorundadırlar.
Bir varlık, sadece, astral kozmosun göze hitap eden deneyimleri için daha fazla arzu hissetmediği ve oraya geri dönmek için baştan çıkarılmadığı zaman, nedensel dünyada kalabilir. Orada, tüm nedensel karmanın veya geçmiş arzuların borcunu ödeme işini tamamlayan sınırlanmış ruh, cehaletin üç tıpasının sonuncusunu da fırlatıp atar ve nedensel bedenin son kavanozundan çıkarak, Sonsuz Olan’a kavuşur.
İnsanın üç bedeninin birbirine nüfuz edişi, onun üç yönlü doğasında birçok şekilde ifade kazanmıştır. Dünyada uyanık haldeyken bir insan, az çok bu aracının farkındadır. Duyusal açıdan tatmak, koklamak, dokunmak, dinlemek veya görmek niyetini taşıdığında, esas olarak fiziksel bedeni aracılığıyla iş yapar. Hayalinde bir şey canlandırırken veya irade gücünü kullanırken, başlıca astral bedeni aracılığıyla iş yapar.İnsanın nedensel varlığıysa, kişi düşündüğünde veya derin bir şekilde iç gözlem ya da meditasyona daldığında ifade kazanır; dahice kozmik düşünceler, sık sık nedensel bedeniyle temas kuran insanlara gelir. Bu anlamda bir birey geniş anlamda “maddesel bir insan”, “enerjik bir insan” veya “entelektüel bir insan” olarak sınıflandırılabilir.
Bir insan, her gün yaklaşık 16 saat kendini fiziksel aracıyla bir tutar. Sonra uyur. Eğer rüya görürse, astral bedeninde kalır ve aynı astral varlıklarınyaptığı gibihemen hiç çaba sarf etmeden herhangi bir cismi yaratabilir. Eğer insanın uykusu derin ve rüyasızsa, kişi bilincini veya benlik duyusunu, birkaç saatliğine nedensel bedene nakleder; bu tür uyku canlandırcıdır. Rüya gören biri, nedensel bedeniyle değil astral bedenyile temastadır; onun uykusu tam olarak canlandırıcı değildir. (sayfa 413-430 arası)
———————————————————
Dua, bize Tanrı’nın desteği olmadan çaresiz olduğumuzu hatırlatan bir araçtır. Hiçbir çaba, dua olmadan, eğer arkasında Tanrı’nın kutsayışını barındırmıyorsai en büyük insani gayretin bile etkisiz kalacağını kesinkes kabullenmeden, tamamlanmış sayılmaz. Dua, boyun eğişe çağırıdır; kandini arındırmaya, iç arayışta bulunmaya bir çağrıdır. Mahatma Gandi
——————————————————
İnsan, her türlü haksızlık karşısında bağışlayıcı olmalıdır. Bağışlayıcılık, kutsallıktır; evren, bağışlayıcılık sayesinde ayakta durur. Bağışlayıcılık, tarif edilemez olanın görkemidir; affetmek fedakârlıktır; affetmek zihnin sakinleştirilmesidir. Bağışlayıcılık ve yumuşaklık, kendine sahip olabilen bir insanın nitelikleridir; sonsuz erdemi ifade eder. (sayfa 442)
Bunun üzerine Petrus İsa’ya gelip “Ya Rab” dedi “kardeşi bana karşı kaç kez günah işlerse onu bağışlamalıyım? Yedi kez mi?” İsa ona “Yedi kez değil” dedi “yetmiş kere yedi kez derim sana” Matta 18:21-22 Bu taviz vermeyen öğüdü anlayabilmek için derin bir şekilde dua ettim. “Rab” diyerek karşı çıktım “bu gerçekten mümkün mü?” Tanrısal ses sonunda cevap verdiğinde, kişini kibirini kıran bir ışık selini de beraberinde getirdi: “Ey insan, Ben hergün hepinizi kaç defa affediyorum?” (Sayfa 449, 388 numaralı dipnot açıklaması)
—————————————————————
Yogananda, hiçbir şey yemeden yaşayan ve “oruç tutan azize” olarak tanınan GİRİ BALA’yı ziyaret eder.Aralarında geçen konuşmalardan bazıları şöyledir:
Paramahansa Yogananda: “Lutfen bana kendi ağzınla söyle Anne, hiç besin almadan mı yaşıyorsun?”
Giri Bala: Bu doğrudur. Bugün 68 yaşındayım; 12 yaşımdan dört ay sonra başlayarak bugüne kadar- ellibeş yılı aşkın bir süredir- hiçbir şey yemedim ve hiçbir sıvı almadım.
P.Y. : Fakat aslında sen bir şekilde besleniyorsun.
G.B. Kuşkusuz
P.Y. Senin gıdan, havadaki ve güneş ışığındaki daha ince yapılı enerjilerden (*) ve medulla oblongatadan girerek bedenini şarj eden kozmik güçten geliyor.
(*) Cleveland’lı Dr. Geo Crile, 1933’de Memphis’deki bir tıp adamları toplantısında “Yediğimiz şey radyasyondur; besinimiz büyük ölçüde enerji kuantasıdır” demiş. Onun konuşmasının bir kısmı basında şöyle yayınlanmıştı: Bedenin elektrik devresi olan sinir sistemi için elektriksel akım sağlayan bu tümüyle önemli radyasyon, yiyeceğei güneşin ışınları tarafından kazandırılmaktadır. Atomlar, güneşsistemleridir. Atomlar, birçok kıvrılmış yay gibi, güneş ışımasıyla dolu olan araçlardır. Bu sayısız atom dolusu enerji paketçikleri, besin olarak bedene alınır. İnsan vücudunun içine giren bu gergin araçlar, yani atomlar, bedenin protoplazmasında yüklerini boşaltırlar ve bu ışıma yeni kimyasal enerjiler, yeni elektriksel akımlar sağlar. Bedenimiz bu tür atomlardan yapılmıştır.
Bilim adamları bir gün, insanların nasıl doğrudan güneş enerjisiyle yaşayabileceklerini keşfedecekler. Doğada “güneş ışığı kapanı” şeklinde davranma gücüne sahip olmasıyla bilinen tek madde KLOROFİLdir ve bunun nasıl olduğu da anlaşılamamaktadır. Klorofil, güneş ışığının enerjisini yakalar ve onu bitki içinde depolar. Bu olmadan, hiçbir hayat varolamazdı. Yaşamımızı sürdürmemiz için ihtiyacımız olan enerjiyi, yediğimiz bitkisel gıdalarda veya bitkileri yiyen hayvanlarınetlerinde depolanmış güneş enerjisinden elde ediyoruz. Kömürden ve petrolden elde ettiğimiz enerji, klorofil tarafından milyonlarca yıl önce bitkisel dünyaya hapsedilmiş olan güneş enerjisidir. Klorofilin aracılk etmesiyle, güneş sayesinde yaşıyoruz.
P.Y. Anne lütfen bana hayatından bahset.
G.B. Yaklaşık 9 yaşındayken bana söz kesildi. Annem beni sık sık uyarırdı: “Çocuğum iştahını kontrol etmeye çalış. Kocanın ailesindeki yabancıların arasında yaşama vaktin geldiğinde, eğer günlerini sadece yiyerek geçirirsen, senin hakkında ne düşünürler sonra?”
Annemin önceden gördüğü felâket, gerçeğe dönüştü. Kocamın ailesine girdiğimde sadece 12 yaşındaydım. Kayınvalidem, oburluğum yüzünden beni gece gündüz utandırırdı. Ancak, onun bu azarlayışı, kılık değiştirmiş bir KUTSAYIŞTI.
Bir sabah kayınvalidem benimle acımasızca alay etti. Ben de “Yakında bir daha hayatım boyunca asla yiyeceğe dokunmayacağımı sana kanıtlayacağım.” Kayınvalidem alay ederek güldü: “Demek öyle, henüz aşırı yemeden yaşayamazken, hiç yemeden nasıl yaşayacaksın?” Bu sorunun cevabı yoktu. Yine de kalbimde çelik bir kararlılık vardır. Gözden ırak bir köşede Göklerdeki Baba’ma seslendim: “Rab, lütfen bana, yiyecekle değil, Senin ışığınla yaşamayı öğretecek bir guru gönder.”
Üzerime bir vecit hali çöktü. Neşeyle büyülenmiş halde Ganj nehrine doğru yola koyuldum. Yolda kocamın aile rahibine rastladım. “Saygıdeğer efendim, lütfen şefkatinizle bana, yemeden nasıl yaşayabileceğimi anlatın.” Cevap vermeden bana baktı. Sonra “çocuğum, bu akşam tapınağa gel; senin için özel bir Vedik tören düzenleyeceğim” dedi.
Bu belirsiz sözler, aradığım cevap değildi; Ganj’a doğru yürümeye devam ettim. Sabah güneşi, suarın içine işlemişti; sanki kutsal bir inisiasyona hazırlanırmış gibi kendimi Ganj’ın sularında arındırdım. Üzerimde ıslak elbisemle nehri kenarından ayrıldığım sırada, günün göz kamaştıran parlaklığında, ustam kendini benim önümde maddeleştirdi. Sevgi ve şefkat dolu bir sesle “Sevgili küçüğüm, ben Tanrı tarafından, senin acil duanı gerçekleştirmek için buraya gönderilmiş olan guruyum. Tanrı, senin duanın olağandışı yapısından son derece etkilendi. Bugünden sonra, astral ışıkla yaşayacaksın; bedensel atomların, her defasında sonsuz akımla şarj olacak.”
Etrafta kimse yoktu fakat gurum, daha sonra yıkanmaya gelen başıboş insanların bizi rahatsız etmemesi için, etrafımıza koruyucu ışıktan bir aura saçtı. Beni, ölümlülerin kaba besin maddelerine bağımlılığından azat eden bir Kriya tekniğine inisiye etti. Bu teknik, belirli bir mantranın kullanımını ve sıradan bir insanın yapabileceğinden çok daha zor bir nefes egzersizini içerir. Hiçbir ilaç veya sihir söz konusu değildir. Kriya’nın dışında hiçbir şey yoktur.
Senelerce önce dul kaldım. Hiç çocuğum olmadı. Çok az uyurum. Gündüz eve ait görevlerimi yerine getirip gece meditasyon yaparım. Hiç hastalanmadım. Hiçbir bedensel salgım yoktur. Kalp atışımı ve soluğumu kontrol edebilirim.
P.Y. Anne, niçin başkalarına da yemeden yaşamanın yöntemlerini öğretmiyorsun?
G.B. Hayır. Gurumdan kesin bir şekilde, sırrı açığa vurmama emri aldım. Onun dileği, Tanrı’nın yaratılış oyununa karışmak değil. Eğer birçok insana yemeden yaşayabilmesini öğretseydim, çiftçiler bana pek eşekkür etmezlerdi. Lezzetli meyveler yararsızca yerlerde sürünürdü. Öyle görünüyor ki ıstırap, açlık ve hastalık, bizi eninde sonunda yaşamın gerçek anlamını aramaya sevk eden karmamızın kamçılarıdır.
P.Y. Anne, yemeden yaşamak için sadece senin seçilmiş olmanın gereği nedir?
G.B. İnsanın Ruh olduğunu kanıtlamak. İnsanın, tanrısal ilerleyiş sayesinde, yavaş yavaş, yiyecekle değil de Sonsuz Işık’la yaşamasını öğrenebileceğini kanıtlamak. (Giri Bala’nın eriştiği yememe durumu, Patanjali’nin Yoga Sutraları’nın III:31’inde bahsedilen yogik bir güçtür. Azize, omurgada yer alan süptil enerji merkezlerinin beşincisi olan VİSUDDHA çakrayı etkileyen belirli bir nefes egzersizi kullanmaktadır. Gırtlağa karşı düşen bu çarka, fiziksel hücrelerin atomlar arası boşluklarına yayılmış olan beşinci elementi, akaşı veya eteri kontrol eder. Bu çakraya konsantre olmak, yoginin eterik enerjiyle yaşamasını sağlar) ( Sayfa 464-467)
—————————————————–
Yoganın evrensel çağrısı şöyledir: Sıradan insanın duygusal yeteneğinin çok üzerindeki bir kendini adama arzusu yerine, her gün kullanılabilecek bilimsel bir yöntem sayesinde, Tanrı’ya yaklaşılabilir ki bu yöntem de YOGAdır.
Dünya ile dost olmak isteyen, kendini Tanrı’ya düşman eder. İnsan, Tanrı’nın dostu olmak için, kendi karmasının veya eylemlerinin, kendisini bu dünyanın maya yanılgılarını yüreksizce kabul etmeye zorlayan kötülüklerinin veya şeytanlıklarının üstesinden gelmelidir. İnsanın karmik köleliklerinin kökleri, mayanın karattığı zihinlerdeki arzularda yattığından, yoginin uğraştığı esas konu, zihin kontrolüdür. Burada karmik cehaletin farklı pelerinleri bir kenara atılmıştır ve insan kendini doğuştaki özü şeklinde görür.
Yaşam ve ölümün gizemi, ki bu gizemin çözülmesi insanın dünyadaki macerasının tek amacıdır, insanın soluk alıp vermesiyle sıkıca bağlıdır. Soluksuzluk, ölümsüzlüktür. Bu gerçeği idrak eden Hindistan’ın eski rişileri (aydınlanmış bilgeler), tek ipucu olan soluğu yakalayıp, kesin ve akılcı bir soluksuzluk bilimi geliştirmişlerdir.
Bir insan (büyük bir hata yaparak) kendisini fiziksel şekliyle bir zanneder; çünkü ruhtan gelen hayat akımları soluk tarafından öyle yoğun bir güçle bedene aktarılır ki, kişi yanlışlıkla, etkiyi bir neden olarak kabul eder ve puta taparcasına, bedenin kendi başına bir hayatı olduğu hayaline kapılır. İnsanın üstün şuurluluk hali, VAROLUŞ’un bedene ve soluğa bağlı olduğu yanılgısından bağımsız olma halidir. Tanrı, soluk almadan yaşar; O’nun suretinden yapılmış olan bilinç de, sadece soluksuzluk durumunda kendi özünün bilincinde olur.
Şuur ile beden arasındaki soluk bağı, evrimsel karma gereği koparıldığında, ölüm adı verilen ani geçiş başlar. Fiziksel hücreler, kendi doğal güçsüzlüklerine geri döner. Fakat soluk bağı, Kriya Yogi tarafından, karmik gerekliliğin (yani ölümün) kabaca ve davet edilmeksizin araya girmesiyle değil, istediği zaman bilimsel bilgelikle koparılır. (sayfa 483)